29 Ekim 2008 Çarşamba

Hemingway’in Pilar isimli teknesinin bakımını yapan Gregoria Fuentes, İhtiyar Balıkçı ve Deniz ile Körfezdeki Akıntı kitaplarında esinlendiği kişi.

24 Aralık 2007 Pazartesi sabahı, bir gece önce “abla”nın da aralarında olduğu, yolun sonunda yorgunluktan dökülen/azalan grup, otelin tepesindeki tavanı açılan Turquina bar/diskoda yıldızların altında geçirdikleri zaman yüzünden zor toparlanır, kahvaltı sonrası son kez Havana’ya inilir.

Tur, Plaza de Armas’ta kuruluşu simgeleyen, karşı kıyıdan İsa heykelinin baktığı hibiskus ağacı altında, başladığı noktada bitecek... Ambos Mundos Otel’de, bugün müze olarak kullanılan 511 numaralı oda, ölene kadar Hemingway’in adına kayıtlıymış. Çanlar Kimin İçin Çalıyor? ve Silahlara Veda, 1932’den sonra 7 yıl süreyle kaldığı bu odada kaldığı yazılmış. Duvarlarda boğa güreşi, dostu matadorların fotoğrafları... Karıncaların, Devrim öncesi entellektüel yaşamı göstermesi dolayısıyla programa kondukları Hemingway’in Küba yaşamının geçtiği odasının ve çiftliğinin her yıl değişen konsepti bu yıl boğa güreşi. Hemingway’in 4. eşinin isteği üzerine alınan San Francisco de Paula’daki çiftliği Finca Vigia’ya giderken, Patria o Muerte! yazılı, metinleri sık sık değişen panolardan birinin önünden geçerken Reyhan, bunun parayla ilgili bir şey değil, politik bir tercih olduğunu, başarısının ise insan kalitesini yükseltmekten kaynaklandığını söyler. Çocuklar her okul gününe Komünizm için öncüler! Hepimiz Che gibi olacağız! andıyla başlarlarmış. Bir polisin, arabayı, niye bu kadar yavaş gittiğini öğrenmek için duraklatması ardından hafif bir yağış altında orman içindeki Hemingway’in değişik bitkilerle zenginleştirdiği, biri konuk evi, iki ayrı evden oluşan geniş çiftliğine varılır: Odalar dolusu kitap, rahat döşenişli salon, birkaç raf kitabın bulunduğu banyo, son karısının rahatça çalışması için yaptırdığı muhteşem manzaralı kule, duvarlarda dehşetli boynuzlarıyla bir kısmını kendisinin avladığı, Mussolini’nin birini çok beğenip verdiği açık çeki, git sen avla! diyerek geri çevirdiği hayvan başları... Annesinin küçüklüğünde kız çocuk gibi yetiştirdiği, ikisi uçak olmak üzere bir çok kaza geçiren Hemingway’in sertliği/hırçınlığı buna bağlanıyor. Kılıçbalığı avladığı Pilar isimli teknenin bakımını yapan Gregoria Fuentes, İhtiyar Balıkçı ve Deniz ile Körfezdeki Akıntı kitaplarında esinlendiği kişi. Bahçede Ava Gardner’in çıplak yüzdüğü rivayet edilen havuz yanı başında Hemingway’in, Neron, Negrita, Black, Linda isimli dört köpeğinin mezarları.

Öğle yemeği için gidilen küçük balıkçı köyü Cojimar’da, ekibi, biri şarkı söyleyen diğeri gitarla eşilik eden iki müzisyen karşılar. Kalenin karşısına düşen Hemingway büstünü, yoksul balıkçı dostları, aralarında para toplayıp yapmışlar. Daiquiri, mojito gibi birçok kokteylin mucidi Hemingway’in sık sık yemek yediği La Terraza’da, Cayo Blanco’da dalış yapıp gördükleri rengârenk balıkları anlata anlata bitiremeyen diğer Karınca Grubu ile İspanyollardan hatıra pirinç, balık ürünleri ve sebze ile güveçte yapılan paella yenir.

Rom alışverişi yapan ekipten ayrılan “abla”nın kız kardeşleri ve giriş çıkışlarda problem çıkması ihtimaline karşı Fransızcaya çevrilmiş raporlarla yola çıkan, alçılı sağ koluna rağmen hiç sorunsuz geziyi tamamlama başarısı gösteren teyze, serpiştiren yağmur altında, bir faytonla Havana’ya veda turu yaparlar. Havaalanına gitmeden önce Dominica’da, Hemingway’in ruhu şad olsun! denilerek son bir daiquiri içilir.

Noel tatili yüzünden boş uçakta arka sıralara uzanılır, Paris! Grubun akla zarar büyüklükteki Charles de Gaulle Havaalanı’nda uzun bir yolculukla aktarıldığı ikinci uçakla, kırmızı şarap eşliğinde, İstanbul!

Devrim tarihindeki en önemli şehirlerden olan Santiago de Cuba, Küba’nın ikinci büyük şehri.

23 Aralık 2007 Pazar, kahvaltıda canlı müzik yapılan iki yerden biri; biri keman diğeri piyano çalan iki zenci, ekmeklerden meyve sularına, peynirlerden omlet kuyruğuna koşuşturan turist grupları için değil, tüm Kübalılar gibi sadece kendileri için müzik yapıyor, harika bir müzik!

Devrim tarihindeki en önemli şehirlerden olan Santiago de Cuba, Küba’nın ikinci büyük şehri. Önemi Fidel’in burayı merkez üssü seçmesinden. Zamanımızda Komünist Parti’nin en güçlü olduğu bu şehir, devrimden önce ilk radyonun kurulduğu, devrimin ilk yıllarında ise okuma yazma kurslarının açıldığı bölgede... Şehir turunun ilk ayağında, Plaza de la Revalucion’un ortasında, zenci olduğu için 1. Bağımsızlık Savaşı’nda dışlanmış Antonio Maceo’nun heykeli var. Aralarında Cespedes’in mezarının, Compay Segundo’nun geçici mezarının da bulunduğu anıt mezarlıkta Küba’nın ilk devlet başkanı Tomas Estrada Palma’nın mezarı başında, Amerika’ya hizmet eden kukla bir başkanın bunca saygıyı hakedip etmediği tartışmasına, o tarihte bağımsızlık savaşları yaşanmamıştı, o bizim ilk devlet başkanımız, saygıyı hakeder diyen Alberto nokta kor. Chavez’in taze çelengiyle süslü Jose Marti anıtı ziyareti ardından yarım saatte bir tekrarlanan çan tınılarıyla renkli nöbet değişim töreni izlenir.

Diplomatik bir engelden ötürü, Fidel’in 26 Temmuz 1953’te baskın düzenleyip yakalandığı Moncada Kışlası’na girmek mümkün olmaz, dışarıdan binanın cephesindeki kurşun izlerinin fotoğrafları çekilir. Rehber Karınca Reyhan, bir güzellik yapıp artan zamana/programa; korsan saldırılarını engelleme amacıyla yapılan, 19. yy’da siyasi suçluların da barındırıldığı bir hapisane olarak kullanılan, mahkûmlardan Emilio Bacardi’nin desteğiyle sonradan müzeye dönüştürülen, denizden 70 mt. yüksekteki Morro Kalesi’ni koyar. Kalenin, Santiago de Cuba’nın diğer ucunda olduğu derin körfezi gören muhteşem manzaralı taraçalarından birinde, bir iguana, fotoğraf çekenlere modellik eder.

Öğle yemeği, tekne ile ulaşılan ve Che ile Fidel’in Küba’ya çıktığı yerin adını taşıyan Cayo Granma’da yenir: Soslu, sebzeli kalamar, muz püresi, bira, dondurma, kahve... Ardından Fidel’in ilkokulunun olduğu Dolores Meydanı, beyzbol maçı yayını yapılan Marte Meydanı, karşısında nadir şehir içi otellerden biri, Meçhul Asker Anıtı. Cespedes Meydanı’nda Hotel Casa Granda’nın taraçasında fotoğraf ve mojito molası ardından grup serbest zamanda sokak aralarına dağılır, “abla”nın gözlemleri: Bir kaç gün önce Okmeydanı’ndan Mecidiyeköy’e yürüyüp, varana dek üçü kadın onyedi kişinin elinde sigara görmüşlüğü vardır, üşenmeyip saydığı... Küba’da gençlerin elinde sigara yok! Öteki ellerinde cep telefonu yok! Reklam panoları yok! Sağda solda hışırtılı boş aburcubur ambalajları yok! Trafik sıkışıklığı yok! Okuma yazma bilmeyen yok! Nüfus patlaması yok! Hırs yok! Açgözlülük yok! Rekabet yok! Yarın korkusu yok! Hastalanırsam ne yaparım, korkusu yok! Okul harçları, okula bağış yok! Yaş ortalaması erkeklerde 73, kadınlarda 78 yıl, erkenden ölmek yok! Stres yok! Cam olmayan evlerde pancurlar, oya gibi ferforjeler, sundurmada mutlaka sallanır koltuk, bir iki orta boy güzel köpek, bahçelerde rengarenk begonviller, tropik çiçek ağaçları, aile başına 1.7 çocuk ile doğum kontrolü, sokakta karşılaşıldığında sıkı sıkı sarılma, yüz dolusu gülümseme, dilini bilse de bilmese de içtenlikle patır kütür konuşma, her daim müzik, cha cha, mambo, rumba, salsa var!

Grup Havana’ya dönmek üzere eski, ağır, hantal görünüşlü bir Rus uçağı ile hiç farkedilmeden havalanır ve aynı yumuşaklıkla Jose Marti Havaalanı’na konar, öyle ki “abla”, uçağın organik olduğunu, pilotsuz uçtuğunu ve yolu zaten bildiğini düşünür!

Yerel rehber Jorge, Kur’an'ı, biri İspanyolca iki dilden okumuştur, Hz. Muhammed’i beğenir, bir ara şehadet bile getirir.

22 Aralık 2007 Cumartesi, en yüksek tepesi(1972 mt.)nin adı Turquina (Türk Tepesi) olan Sierra Maestra Dağları’nda, Che Guevara ile Fidel Castro’nun kampını görüp mücadelenin izlerini sürmek üzere önce La Comandancia’ya oradan La Plata’ya ulaşılır. My name is George! diyerek ekibi karşılayan yerel rehber Jorge ile tanışılır: “Abla”nın gözleri, istemeden, güzel/güler yüzlü adamın paramparça ayakkabılarına takılır, parçalanan yerleri öyesine düzgün ve güzel yamanmıştır ki eski ayakkabılar özel bir tasarıma dönüşmüş! Ekip, varını yoğunu devrime adamış, çatışmalarda karşı tarafı şaşırtıp moralini bozmak üzere icat ettikleri gerilla orkestrasının da kurucu ve icracılarından Oswaldo Medina’nın evinde küçük bir mola verir, soluğu ilerlemeye yetmeyenler geride bırakılır. Ufalan grupla ağaçlar arasında, inişli çıkışlı daracık patikadan, ara ara, aralarında tüylerinin rengiyle Küba bayrağına ilham veren Küba’nın ulusal kuşu Trogon’un da bulunduğu nadir tropik kuşlar, kâh gözlenerek, kâh sesleri dinlenerek, devam edilir. Jorge, patikaya dalar dalmaz yanında yürüyen Reyhan’a inşallah’ın anlamını sorar; Kur’an'ı biri İspanyolca iki dilden okumuştur, Hz. Muhammed’i beğenir, bir ara şehâdet bile getirir. Ortadoğu tarihini incelemektedir. Üniversitede İngilizce/Fransızca öğretmenidir, annesinin hastalığında yanında bulunmak üzere yöreye gelir, hem rehber gençler için dil öğretmenine de ihtiyaç vardır. Ekip, Devrimin İzini, tanınmış/muhtelif dünya markalı profesyonel pabuçlarla, Jorge’nin yamanmış ayakkabıları ardısıra sürerken, o, bu defa bizim "revolution"ımızı sorar: Reyhan, bizimkinin "revolution" değil "independent" olduğunu anlatırken, öldükten sonra dağlara gömülmek isteyen birkaç yoldaşın, güllerle süslü mezarları önünden geçilerek dermatolog Che’nin diş çektiği palmiye yapraklarıyla örtülü, zemini toprak, alçak tavanından eski bir gemici fenerinin sarktığı sağlık ocağı geride bırakılır.

Çok uzaktan Karayip Denizi’nin göründüğü düzlükten sonra, ucunda Devrim Radyosu Rebelde’nin bulunduğu patikanın önünden geçilip sonradan gazetecilerin kullandığı toprak zeminli, mutfaklı, iki odalı, Fidel’in ilk konutuna ulaşılır. Bir süre daha yürünür ve patikalara yapılmış basamaklarla karargâha ulaşılır, genel mutfağın, kadın ve erkek tuvaletlerinin bulunduğu küçük alanın aşağısında ekip toplanınca Jorge, solundaki, Fidel’in 6 ay 11 gün kaldığı ahşap barakayı göstererek bu eve nasıl girildiğini sorar, isabetsiz tahminlere epeyce eğlendikten sonra gider evin yan duvarını açar, bir payandayla destekler, ekibi ikişer ikişer gezdirip, üzerinde bir şilte bulunan yatağını, sekreterinin yaptırdığı koltuğu, sandalyeyi, kitaplıkları, mutfağı, muhteşem manzaralı küçük balkonu, kerosenle çalışan buzdolabını, silah ve belgelerin saklandığı mahzeni... gösterir. Fotoğraf faslı bitip herkes çıkınca uzun saplı süpürgeyle zemini bir güzel süpüren Jorge yine öne düşer bir başka barakayı açar; fotoğrafların, yazışmaların, birkaç silah, tıbbi gereç ve bir dikiş makinesinin bulunduğu bir müzeciktir burası. Sohbet sırasında Fidel’in, Che’nin özel yaşamları ile ilgili soruları ciddiyetle geçiştirir Jorge, sonradan Alberto’nun anlattığına bakılırsa, bu konuda konuşmaktan hoşlanmıyorlar, dedikodular Miami’de yaşayan devrim karşıtı Kübalıların üretip ülkeye kaçak soktukları CD’lerle girip yayılıyormuş...

Dönüşte Oswaldo Medina’nın evinde muz ikram edilir, bahçenin kedisiyle bir bacağını altına alıp kuyruğunu yayarak poz veren tavusu fotoğraflanır, her sundurmanın demirbaşı sallanan koltukta sallanılır. Reyhan, Jorge’nin Ortadoğu tarihi konulu kitap talebiyle ilgileneceğini söyler, vedalaşılırken Küba’nın, ihtiyaç odaklı, lüksten arınmış yaşam felsefesinin ne olduğunu anlayabilmek için Jorge’yi tanımanın yeteceğini düşünür “abla”...

Akşamüstü saatlerinde, Santiago de Cuba'ya doğru yola düşülür. Tüm ülkede yok denecek kadar az reklam panosu vardır, mevcut panolar propaganda ve sosyal içerikli mesajları duyurur. Kente girerken üzerinde Chavez’in resmi bulunan Bienvenido Santiago de Cuba yazan panolar, grubun dikkatini çekmez ise de, otele yaklaştıklarında yolboyu hiç ortalıklarda görünmediğinden ülkede yokmuş gibi görünen polis yollarını keser; sürpriz! Venezuela devlet başkanı Chavez kentte, fazladan Devrimin İzini süren Karıncalar Grubu'nun kalacağı oteldedir!

Meydanın bir köşesinde, siyahlarla beyazlar arasındaki ilişkinin yapaylığını sembolize eden, plastik elmalarla süslü Afrika ağacı!

21 Aralık 2007 Cuma sabahı kahvaltıda, güleryüzlü bir garson servis sırasında masalarına yaklaşır Türkçe sağol! demeyi bildiğini, teşekküre karşılık birşey değil! demeyi öğrenmeyi dilediğini söyler. “Abla”nın ortanca kardeşi hızlandırılmış bir kursla şirin garsonun bu eksiğini giderir.

Sağlığın, eğitimin ücretsiz olduğu ülkede görünen tek sorun ulaşım; tenteyle örtülü kamyon kasasına konmuş birkaç sıradan oluşan ve kasaya raptedilmiş bir merdivenle binilip inilen otobüse binmek için ellerinde şemsiyeler, insanlar yol kenarlarına dizilmiş beklemekte... Bizim Özel Halk Otobüsleri havasındaki bu otobüslerin, TIR’dan üretilenine Camelbus diyorlarmış. “Abla”, Benny More dinleyerek Camahuey’e klimalı araçta giderken, sabırla yol kıyılarında bekleyip yokluğu onurla paylaşan bu insanlarla gözgöze gelmeye utanır. Yolculuk sırasında ABD ambargosunun boyutu üzerine konuşulurken anlatılan: Okumadan tıklayarak ilerlediğimiz bilgisayar lisans programlarında onayladığımız maddeler arasında Küba’ya kopya aktarmayacağım! taahhüdü varmış!

Bir koloni dönemi kenti Camahuey’de şehir turu ikişer kişilik Bicitaxi’lerle yapılır; bisikletçimizin adı Omara, birbirimizin dilinden tek kelime anlamasak da o konuşmaya çok hevesli. Boylarını eliyle gösterdiği iki çocuğu olduğunu anlatır, nereden olduğumuzu sorar ve Avrupalıların aksine, tüm Kübalılar gibi Türkiye’yi bilir! Şehir turu, İşçi Meydanı, en eski kilise, Agramonte’nin evi, bankalar, kültürevi, şehir radyosu.... diye sürerken siyahlarla beyazlar arasındaki ilişkinin yapaylığını sembolize eden plastik elmalarla süslü bir Afrika ağacı! Agramonte’nin, kaidesinde devrimin tüm generallerinin bağlı olduğu Masonların ambleminin bulunduğu anıtın olduğu meydan. Aralarında “abla”nın Mısır’dan tanıyıp tadına bayıldığı guavanın da olduğu, değişik sebze ve meyvelerin bulunduğu Sebze Pazarı, pazarda pisliğe yokluğa meydan okurcasına tepeden tırnağa bembeyaz giysili bir zenci kadın!

Kasabanın en eski meydanı San Juan de Dios’ta yemek molası: Et, ham muzla yapılan muz cipsi, fasülye, pilav, yumuşak bira Crystal, sert bira Karayip korsanı anlamına gelen Bucanero... Yemek sonrası, Japon çizgi karakterleriyle süslü bir örnek gömlekli üç müzisyen eşliğinde güzelim sesiyle Comandante Che Guevaraaa’yı söyler Reyhan... Camahuey, su sıkıntısı nedeniyle tinajon denen küplerle tanınmaktaymış.

Yola, Sierra Maestra bölgesindeki Bayamo’ya doğru devam edilir.

Dişsiz çenesi burnuna yapışmış yaşlı bir kadın, akranı, zıpkın duruşlu bir adamla sokakta dansediyor.

20 Aralık 2007 Perşembe sabahı Kurban Bayramının ilk günüdür, kahvaltı sırasında kutlamalar yapılır. Trinidad'ta şehir turu, ferforjelerle süslü evlerle çevrili Bremen tarzı zeminiyle Plaza del Mayo’da başlar, taraçasından dağlardan denize geniş bir panoramanın güzel fotoğraflarının çekildiği şeker zengini Cantero Sarayı ile sürer. Küba flora/fauna araştırmacısı Alexander von Humboldt’un evi önünden ve elyapımı ürünlerin satıldığı tezgâhlar arasından geçilerek Che’nin Romeo-Julietta, Fidel’in Cohiba marka içtiği bilgisi eşliğinde puro alışverişine gidilir. African Küba müziği dinlemek üzere girilen barda Afrika dansları eşliğinde soda, limon suyu, rom ve balla yapılan chanchanchara ikram edilir. Bir ara grubun kulağına tanıdık iyi ki doğduuunn!... melodisi çarpar, müzisyenlerden birinin doğum günü kafasına bir bardak su dökülerek kutlanır!

Öğle yemeği, evini yemek vermek için açan bir Küba evinde, paladarda yenir, yemek sırasında canlı müzik yapılmayan çok nadir yerlerden biri de burasıdır; kocaman bir Atatürk çiçeğinin de bulunduğu zengin bahçeye bakan sundurma altındaki masaya konan bardaklar yanıbaşındaki büfeden alınır. İstakoz, sarımsak soslu, yuca denen bir çeşit kökle sunulur, lezzetlidir, misafir gibi ağırlanırlar. Birkaç odasının pansiyon olarak verildiği kapısında özel bir işaretle belirtildiği bu evde kalmanın çok keyifli olabileceğini düşünür “abla”...

İspanyolların kurduğu dört şehirden biri olan Trinidad’ın kuruluşunu simgeleyen akasya familyasından Jigue ağacı fotoğraflanır. 5 gönüllünün, sabotaj/suikast planlarını deşifre etmek üzere, istihbarat niyetiyle gittikleri Amerika’da yakalanıp hapsedilişlerinin öyküsü dinlenirken Santa Clara'ya doğru Devrimin İzini, klimalı arabada, sürmeye devam ederler...

Küba'nın ikinci yüksek dağ sırası, Che’nin saklandığı Sierra del Escambray’da, dev bir botanik parkta yolculuk eder gibi yol alırken arada kahve tarımı yapılan bahçelere, normal görünümlü bir ağaç üzerinde photoshop marifeti gibi görünen koca turuncu çiçeklere hayranlıkla bakan “abla”nın keyfine diyecek yoktur...

Akşamüzeri varılan Santa Clara’da ilk durak Che’nin anıt mezarıdır, araba, bir kumandandan çok ayrı düşülmüş bir sevgiliye yakılmışcasına hüzünlü Comandante Che Guevaaaara... melodisinin son notalarıyla durur. Küçük grup önce, güzel insan Che Guevara’nın fotoğraflarının, eşyalarının sergilendiği müzeyi, sonra da 31’inin kemikleri bulunan 39 arkadaşıyla gömülü olduğu, minik bir ateşin yandığı sade, modern mezarını ziyaret ederler. Çıkışta, görkemli anıtın altında fotoğraf çekimi aralığında grup rehberi Reyhan, sütunlardan biri üzerindeki Che’nin Fidel’e yazdığı, imzalı, tarihsiz son mektubunun çevirisini okur. Gayriresmi tarihe göre Che’nin yerini CIA’ye Fidel’in kardeşi Raul ihbar etmiş. İkinci durak, Che’nin 18 kişiyle 400 kişilik Batista gücünü altedip mühimmata el koydukları tren baskının yapıldığı açıkhava müzesine çevrilmiş yerdir.

Gecelemek üzere, adanın, her yeni gelen tarafından kıyıma uğratılmış, sonuçta da güneyde birkaç aileye inmiş yerli halkından Taino’ların eskiden barındıkları bölgede, onların yerleşimine göre düzenlenmiş, tropik bitkilerle kaplı geniş bahçedeki bungalovlara yerleşilir. Girişte gelenleri klasik tarzda selamlayan bir yerli panosu, az ötede bir çanakta bir şey ezen bağdaş kurmuş bir başka yerli kadın figürü ve bina yüzlerinde ağaçlarla yapılan hoş süslemeler dışında Taino’lardan tek iz kalmamış...

Yemek sonrası Santa Clara’ya inen ekip La Marquesina’da müzik dinleyip mojito içerken saksılarla sokaktan ayrılmış camsız pencereden görünen manzara: Dişi olmayan çenesi burnuna yapışmış yaşlı bir kadın, kendisiyle akran, şapkalı, zıpkın duruşlu bir adamla kadının çantası adamın omzunda asılı La Marquesina’dan taşan müzik eşliğinde sokakta dansediyor... Müthiş bir uyum ve güzellikle! İşte Küba bu! der “abla”, bundan ibaret!

Grup, Cienfuegos üzerinden Trinidad ve Santa Clara'ya doğru Devrimin İzi'ni sürer

19 Aralık 2007 Çarşamba sabahı, şeker kamışı tarlalarına tren turu için Matanzas'a giderken, Alberto'nun gruba, araç plakalarıyla ilgili anlattıkları: Mavi plaka, turizm taşımacılığında da kullanılan devlete ait araçlarda; kızılkahve plaka, ağırlıkla turizmde rent a car kullanılan yeni, modern araçlarda; sarı plaka ise, devrim öncesinden kalan hepsi de çok eski araçlarda özel mülkiyeti belirtmek için kullanılır. Araba edinmek için ulusal ya da uluslararası başarı gösteren sporcunun, gönüllü doktorun... daha kolayca ulaşabildiği özel izin gerekiyor. "Abla" Asya'daki tsunami felaketinde okuma yazma oranı %97'lerde seyreden Küba'nın büyük ülkeler kadar doktor yardımı gönderdiğini duyup şaştığını hatırlar...

Güneyde oluşu yüzünden Dünyanın güneyindeki Avustralya'nın adını koydukları bölgede, sıkılan/ezilen şeker kamışından elde edilen sıvının bozulmadan işlenme noktasına nakli için döşenen tren hattı, Küba'nın demiryolu konusunda Dünyada 5. ülke olmasını sağlar. Kolomb'un Amerika'dan getirdiği şeker kamışı mayısta hasat edilir, her 5 yılda bir de tamamen sökülüp yeniden dikilir. Bilgi verenler, 1913 doğumlu buharlı trenle tarlalara gidiş/dönüşte müzik yapanlar, hasat yapıp şeker kamışını ilkel biçimde sıkıp suyunu ikram edenler, halattan birer üzengi ekli iki ayrı kementle birini diğeri üzerine kaydırarak merdivenle çıkar gibi 20-30 metrelik Kraliyet Palmiyesine biri tırmanırken, diğeri ağacın dibinde vurmalı bir enstrümanla heyecan yükselten hep aynı adamlar!

Fiesta Campesina’da tropik hayvan ve bitkiler arasında Kraliyet Palmiyeleri altında yenen huzurlu yemeğin ardından, programda olmamasına karşın mükemmel uyumlu grubun talebiyle, yoldan az bir sapmayla, bir başka ulusal kahraman Cienfuegos’un adını taşıyan kente uğranılır.

Şehir turunda mahalle bakkalı/muhtarı bodega’da karne ile çok ucuza satılan temel gıda maddelerinin listelendiği karatahta incelenirken 12 yaşına kadar her çocuğa ücretsiz süt sağlandığı, son günlerde süt veren hayvanların kesimlerinin kontrol altında tutulduğu öğrenilir, ayrılılırken bir kısmı Türkiye’den taşınan sabun, kalem, şekerleme dağıtılmak üzere bırakılır.

Unesco Dünya Mirası Listesi’nde yeralan Trinidad! Yemekten sonra müzik dinlemek üzere Casa de la Travo’ya giderken rahat ayakkabılar öneren Alberto’ya, 1515’ten bu yana orijinal dokusunu/döşenişini koruyan sokak zemini dolayısıyla, hak verilir. Her köşesinden ayrı bir ritmin taştığı sokaklar, merdivenlerin açıldığı meydan sevinçle işgal edilir!

28 Ekim 2008 Salı

Servisi yapan genç kadının, düzgün dudaklarının üstü gür bıyıkla kaplıdır!

18 Aralık 2007 Salı sabahı, ülkenin güneydoğuya doğru katedileceği aracın sürücüsü H okunmadığı için Ugo ve yerel rehber Alberto ile tanışıp şehir turuna katılan ekip Eski Havana'ya yollanır. Ulusal kahramanlardan karşı tarafın oğlunu rehin tutarak kendi adamlarının salıverilmesi şantajına boyun eğmeyip, tüm Küba benim oğlum! diyerek Küba'nın Babası diye anılmayı hakeden Cespedes Anıtı, siestası nal sesleriyle sakatlanmasın diye ön cephesi boyunca caddenin taş yerine ahşapla döşenmesini sağlayan valinin evi, bahçesindeki yıkılmaz gövdesiyle kasırgalara dayanabilen Kraliyet Palmiyeleri ve güzelliklerinin farkında, kasıla kasıla gezen tavus kuşlarıyla Kent Müzesi, Katolik baskısına direnen tek yerli Hatuey'in İspanyollar cennetteyse istemem! deyip yakılışı, 24 kez yaralandığı için Bronz Titan adıyla anılan bir başka Ulusal kahraman Antonio Maceo'nun öyküsü eşliğinde gezilir. Fransiskenler tarafından kurulan ilk kilisenin, 15 yılda adanın yerli halkının tümünün öldürülüşüne karşı çıkan çok az rahipten biri olan ve elini başına koyduğu genç bir yerli ile birlikte durduğu kaidesi üzerinde Juniper Serra yazan heykelin, kilise önünde sokağın renkli şahsiyetlerinden biri olan bilgenin heykelinin önünden geçilerek Hemingway'in de müdavimi olduğu La Bodeguita del Medio'ya gidilir.

Olmazsa olmaz canlı müzik eşliğinde öğle yemeği öncesi taze nane yaprakları, limon suyu, rom, soda ve toz şekerle yapılan yerel kokteyl Mojito ikram edilir. Mütevazi Küba mutfağının et, pilav, fasülye, bira, kahveden oluşan yemeği beklenirken "abla" dünyanın her yanından gelen ziyaretçilerce doldurulan duvarda bulduğu boşluğa minik grubunun dökümünü yapar. Servisi, bir mulatto, halkın %51'ini oluşturan melez güzel bir genç kadın yapar; göz kapakları ışıltılı mavi bir farla, düzgün dudaklarının üstü küçümsenmeyecek gürlükte bir bıyıkla süslüdür. Gruptan İspanyolca bilen kızlardan birinin sonradan yaptığı açıklamaya göre, köse olan yerlilere göre bu soyluluk belirtisidir ve Kübalı kadınlar gere gere gezdirdikleri göbekleri kadar bıyıklarını da gururla taşırlar.

Katedral Meydanı, Katolik Kilisesi geçilir; gruptan bir güzel kızın elindeki kapsamlı kitaptan aldığı tüyo ile yaptığı öneri üzerine Rom Fabrikası gezilir: Şeker kamışı ezilerek elde edilen şekerli sıvının mayalanması esasına dayanan süreç güzel bir maket silsilesi ile anlatılır. Şeker kamışının ayrıca kağıt, mobilya, ilaç yapımında kullanıldığı da eklenir. Uzun yıllar Avrupa'nın şeker üretimini sağlayan Küba'da, şimdilerde toprağı çok yoran şeker kamışı tarımı azaltılmakta, fabrikaların bazıları sökülmekte imiş. Şeker kamışı suyu ve romla yapılan bir kokteyl ikramı ile uğurlanan grup Batista'nın eski sarayı yeni Devrim Müzesi'ni gezmeye gider. Devrim tarihine giriş yaptıkları müzenin çıkışında karikatürize edilmiş Batista'ya teşekkür ederiz, sayende devrim yaptık! Jimmy Carter'a ...devrimi yerleştirdik!, George Bush'a ... devrimi sağlamlaştırdık! yazılı panolar önünden geçerler. Bahçede Che Guevara, Fidel Castro ve beraberindeki 80 kişinin Venezuela'da buluşup/doluşup geldikleri 12 kişilik Granma isimli tekneyi, Batista kuvvetlerinden ele geçirip kullandıkları kamyon, panzer ve uçağı üzerlerindeki kurşun deliklerini görürler.

Akşam yemeği, muhteşem güzellikte flamenko eşliğinde yenirken, yan masadan orta yaşlı, neşeli Avustralyalı bir çift gelir "abla"nın ortanca kardeşine direkt olarak öğretmen olup olmadığını sorarlar! Günboyu gördükleri onca şeyden sonra bu sevimli karşılaşma, küçük gruba çok da şaşırtıcı gelmez!