Iguaçu’daki termal otelden, diğer öğünlerdeki gibi, hafif, lezzetli, bol tropik meyveli bir kahvaltı yaptıktan sonra gözleri arkada kalarak ayrılan “abla” küçük grubunu taşıyan otobüs, onları Buenos Aires’e götürecek uçağa binecekleri havaalanına ulaştırmak üzere, yarısı Arjantin bayrağı, diğer yarısı Brezilya bayrağı renklerine boyalı köprüden geçerek, şelalenin Arjantin tarafındaki Puerto İguazu’ya yollanır. Kasabada, sokakta lastik yakarak bir şeyleri protesto eden gençleri geride bırakırlar; rehberin bir gün önce düzenleyip “Tres Fronteras’ı da kapsayacağını…” söylediği Paraguay turunda -her nasılsa- gidilmeyip, bunun için 55’er USD veren gruba kötü bir şaka yapar gibi, rehberin kıyamadığı diğer katılımcılarla tam kadro, Parana Nehri üzerindeki üç ülke sınırı Tres Fronteras’a ulaşır.
Bolivya, Brezilya, Arjantin, Paraguay, ve Uruguay’dan geçen, 100 kg’ya kadar tatlı su balıklarının avlandığı Parana Nehri’nin İguazu Nehri’yle birleştiği noktaya Arjantin tarafından bakanlar için, üzerinde bayrağının rengi boyalı bir dikilitaşla işaretlenmiş Paraguay solda, kendi bayrağının renkleri boyalı bir diğer dikilitaşla Brezilya sağda… Yanı başındaki haşmetli benjamin ağacıyla üç ülkenin bayrakları altında yerel rehberin çektiği fotoğraflardan sonra grup otobüse doluşur, havaalanında ayrılacakları Joao’ya bir ağızdan bağrışarak “obrigado!” diyerek teşekkür eder.
Havaalanında, iletişim konulu bir proje kapsamında görünen enstalasyon önünde, sütunda, kanadında 88 yazan kırmızı siyah beyaz çizgili muhteşem bir kelebek!
13:15’te havalanan uçak iki saat sonra Buenos Aires’e konar, çıkışta onları yerel rehber Florencia, nam-ı diğer Çiçek Hanım karşılar. Otobüs -şehir turunu da içeren- yola koyulur koyulmaz karşılarına çıkan Gümüş(lü) Nehir anlamına Rio de la Plata, adının yarattığı hayâlden çok uzak, gürül gürül akan çamurlu sudan ibaret! Kent içinde ilerlerken, rehber “Arjantin 44 milyon nüfuslu, Buenos Aires 10 milyon, yüzölçümü 3 milyon kilometrekare… 1800’lerin başında ağırlıklı olarak İtalya’dan göç almış… Bağımsızlık 1816’da... bizdeki Abdi İpekçi Caddesi ayarı Alvear Caddesi’nde 3 oda 1 salon 5-6 bin peso…” derken, İspanyollardan kurtuluşun 100. yıldönümü anıtı, Türkiye Büyükelçiliği’nin de bulunduğu, elçiliklerin yeşil, güzel, geniş bahçelerdeki binalarıyla, kentin kuzeyine düşen zengin semt Palermo, hem çocuklarla oynarken, hem de at üzerinde heykelleriyle, Florencia’nın “bizim için Atatürk gibi” dediği San Martin Anıtı, 1952’de 33 yaşında kanserden ölen Eva Peron’un, yaşadığı yere yapılan heykeli önünden ve Recoleta Bölgesi’nden geçerek yüksek duvarlarla çevrili Recoleta Mezarlığı’na varırlar.
İçinde Cumhurbaşkanları, ünlüler, zenginlerin gömülü olduğu sokaklar boyunca, kapıları sıkıca kapalı, bazıları perdeli, içerde çiçeklerle süslü bir yükseltide kutuların durduğu küçük mezar evlerinden oluşan koca bir mahalle… Genç ölümü yüzünden babasının çok acı çekerek “kızıma” başlıklı bir şiir yazdığı, kızın köpekli bir heykelinin de bulunduğu mezar ev önünden geçerken rehberin dedikleri; “mezarlıklar milyon dolarlara alıcı bulabiliyor, ölmeden önce sipariş verilip… Katolik geleneğinde tabutta defin yapılır, ceset bu durumda daha geç bozuluyor, çürümeden çok sonra, tamamen ufalanınca kalanı yakarak bir kutuya koyuyorlar, amaç yer kazanmak… okulları ücretsiz yapan Sarmiento Masondu” duvardaki plaketi göstererek “Merkür ve Mason sembolleri…, Eva Peron, ablasının aile mezarlığında yatıyor, ölümünden sonra mumyalanmış, daha sonra, 1974’te 3. kez evlenen kocası tarafından defnedilmiş, her zaman taze çiçek bulunan tek mezar…” Önünde yine bir genç kızın, bir çeşit felç geçirdiğinde öldüğü sanılıp diri diri gömülen Rufina Cambaseres’in heykeli bulunan mezar evi önünden geçerek otobüse yönelen gruba, rehberin Eva Peron hakkında anlattıkları; “Biri metres iki eşli olunan zamanlarda, metresten doğan Eva fakir bir ailenin çocuğu, 15 yaşındayken yaşlı bir tangocuyla Buenos Aires’e geliyor, birkaç ufak iş yapıyor, niyeti aktris olmak, o ara Çalışma Bakanı –çalışma saatlerini 8 saate çekip, radikal iyileştirmeler yapan- Juan Peron ile karşılaşıyor, 3 yıllık beraberlikten sonra, hasta eşinin ölümü üzerine evleniyorlar. Evita, halkın çok sevdiği, onlar için pek çok şey yapmış, Kadın Hakları savunucusu bir kadın.” Tur sürerken devamla, “Ülkenin adı, argent yani gümüş’ten geliyor, gümüş ve hayvancılık önemli gelir kaynakları, Brezilya ile kıyaslanınca orta gelir düzeyinden söz edebiliriz, Cuntalar tarihi geriletiyor, krizler yaşanıyor, 2001 krizinde dükkânlar yağmalandı… Tango’nun beşiği Arjantin… Borges, Buenos Aires’te günbatımı izlemeyen tango yazamaz, der” derken, Tango’nun doğduğu meyhane ve genelevlerin bulunduğu liman, nehir ağzı anlamına La Boca’ya gelir, Caminito’da Casa Amarillo’da otobüsten inerler.
Rengârenk boyalı tenekelerle kaplı tuvalete girip ve alt katındaki yine boyalı teneke Exchange bürosunda para bozdururlar. Ara sokaklara dağılan grubun aksine, buraya daha geniş zaman ayırma kararı alan “abla” küçük grubu, empanadas denen, puf böreğine benzeyen tavuklu ya da peynirli börek ve çayla karınlarını doyurup, her yeni ülkeye geçtiklerinde yaptıkları gibi, -küçük kız kardeşin icadı- magnet alışverişi yaparlar, böylece “magnet kuru” bilgisi edinip, kafalarında en azından bahşiş tarifesini netleştirirler.
Öğle molası biter, şehir turu devam eder; “Normal taksi, Türkiye’deki gibi, Remis dedikleri daha pahalı ama dolaştırmaz… Mutfaklar, göçmen İtalyan ve İspanyol mutfağından etkilenmiş, porsiyonlar tüm Güney Amerika’da olduğu gibi burada da çok büyük… Kırmızı şarapları çok güzel, cerdo domuz, carne et demek… por favor (lütfen) diyerek her şeyi yaptırabilirsiniz… Vücutlarına takıntı derecesinde düşkünler, burası Güney Amerika’nın Estetik Cerrahi merkezi, hatta Amerika’dan geliyorlar. Ahşap harap liman Puerto Madero, büyük paralar harcanarak, (çatılarda bahçelerle) binalar restore edilerek lüks eğlence yerine dönüştürülmüş…”
Grup, Plaza de Mayo’da iner, üzerinde Devrim’in tarihi, 25 Mayıs 1810 yazılı sütunun dibinde toplanıp rehbere kulak verir; “Meydanın bir yanında Casa Rosada Başkanlık Sarayı (çalışma ofisi), diğer yanında Katedral var, Cumhurbaşkanı, kocasından sonra aynı göreve seçilen Cristina isimli bir kadın… bayraklarındaki mavi-beyaz Burbonları simgeliyor, güneş ise İnka kökenli… burada, Mayıs Meydanı’nda sürekli eylemler, protestolar, grevler yapılır. 1976-82 yılları arasında cunta, öldürdüğü 30 bin kişinin çocuklarını da sattı, Cumartesi (aslında Perşembe) anneleri, başlarında bebek bezini simgeleyen beyaz başörtüleriyle toplanarak, yıllarca çocuklarından, torunlarından haber almaya çalıştı.”
Dörtlü, “abla”nın Marco Bechis’in Garage Olimpo, Costa Gavras’ın Kayıp filmleriyle bilip unutamadığı trajedinin ağırlığıyla üzgün, sütunun çevresinde, yerde, beyaz başörtüsü grafikli Perşembe Anneleri rotasını, kardeşinin haksız yere hapiste olduğu düşündüğünden, protesto amacıyla kendisini parmaklıklara zincirlemiş genç adamı, 1. Cunta isimli metro istasyonu girişine yakın konuşlanmış askerlerle birlikte meydanı, Casa Rosada’yı fotoğraflar; meydanda kurdukları platformdan yapılan, alkışlarla kesilen baskın müzik yayını eşliğinde, 6 bin siyâsi tutukluya özgürlük isteyen gençlerin arasından, Katedral’e yönelir.
İsmi olmayan, basamaklı, sütunlu girişin sağ üst kısmında yanar bir meşale ile, geçmişte beş kez yeniden yapılan, harika mozaiklerle süslü Katedral, birinde San Martin’in mezarının da bulunduğu –bir tür- şapeller kompleksi…
Rehberin, “gidiş ve dönüş yönlerinde 6-7’şer hatla, 9 Temmuz Caddesi, 144 metre genişliğiyle Dünyanın en geniş caddelerinden biri… 1936’da yapılan Obelisk… 1900’ler başında bütün eski binaları yıkıp yenilemişler… Meşhur Colon Tiyatrosu, restorasyonda… Ünlü markaların bulunduğu Florida ve Laval Caddeleri… İngilizlerin yaptığı Saat Kulesi, geceleri kapanan büyük metal çiçek…” diyerek sürdürdüğü şehir turu, otelde sona erer.
Akşam yemeği için lobiye inen “abla” grubunu bir sürpriz beklemekte!
Acentenin programında belirtilen, rehberin methedip göklere çıkardığı ünlü Spettus, Cuma akşamına rastladığından, -bu rastlantı aylar öncesinden belliyken- doluymuş! Mini oturumun konusu; “Yemeğin -alakart- bir başka lokantaya kaydırılmasına ne dersiniz?”
“Gidilmeyecekse bizi katma!” uyarısına karşın “Tres Fronteras vaadi…” ile yola çıkıp, Duty Free Shop kılıklı alışveriş merkezinde oyalanmayı, çok daha zengini Rafain kapısına yayılıyken sıcakta, yokuş yukarı, yerli el işleri dükkânı aranıp üvey evlat Este del Ciudad’ın acı sefaletine tanık olmayı, yetmezmiş gibi, bir de İguaçu Şelaleleri’nin Paraguay tarafını göreceklerini “sanırken”, Monday Falls ile yetinmeyi, üstelik tüm bunları “bir ekstra güzellik” ambalajında 55 USD’ye almış olmayı sindiremeyen “abla” açar ağzını yumar gözünü…
Grup çoktaaaan dağılıp, daha Rio’da, herkes kendi başına program yapmaya geçeli çok olduğundan, kala kala bir avuç -şikâyetçi ama sessiz- katılımcı önünde, “abla”nın “…ne demek acenteye ulaşamıyorum?.. aramızdan biri ölse ne yapacaksın?.. buna imkân var mı, acil iletişim hattınız nasıl olmaz?” sorularını da kapsayan uzun konuşmayı –neredeyse- hiç bölmeden dinleyen Siyaset Bilimi okumuş, sükûnetin erdeminden haberli, deneyimli rehber, uzuuun sessizlik sonunda, yemeğin yeneceği yerle ilgili oylamayı sâkince gündeme getirir, “eh bu saatten sonra…” boyun eğişiyle yola çıkılır.
Estilo Campo, girişindeki camekânda, dikey şişlere takılı irili ufaklı hayvanların ateş çevresinde semâzenler gibi, döne döne piştiği lüks bir lokanta… Brezilya’daki et tüketimiyle ilgili konuşmalara rehberin “asıl et tüketimi Arjantin’de!” dediği kadar var.
Katedral etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Katedral etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Ocak 2009 Cuma
10 Ocak 2009 Cumartesi
Rio'luların 7 Aralık’ı, Türk turist grubu için 7 Haziran anlamında: Atlantik'in tuzunu taşıyan rüzgâr, çok sıcak ve nemli.
Banyonun duş küvetini yatak odasından ayıran cam içi jaluzili penceresiyle ilginç odaların dizildiği koridorun sonundaki kahvaltı salonu, tepeler, orman ve denizi panoramik gören balkonuyla, rehberlerinin “sizler için muhteşem manzaralı terasta kahvaltı ayarladım” dediği kadar var!
İlk bakışta, “krizin yansıması olsa gerek” diye yorumladıkları açık büfe, otelin yıldız sayısına yakışmayacak kadar alçakgönüllüyse de, mango, papaya, Mısır’da guava adıyla tanışıp sevdikleri goiaba, yıldız dilimli carambola, -küçük kız kardeş Güneydoğu Asya’yı gezerken rastlamamış olsa, neresini nasıl yiyeceklerini bilemedikleri, içerdiği passiflorin etki yüzünden, sinirli insanlara ve sakinleşmek bilmeyen bebeklere verildiği söylenen, duyguları öne çıkarttığından Amerikalıların Passion Fruit dedikleri- maracuja, incir… tropik meyve dolu kaplar, “abla”, kız kardeşler ve teyzeyi mutlu etmeye yeter, artar. Anlamadıkları, herkesin nasıl bu kadar erkenden kalkıp kahvaltı ettiği… Görünüşe göre 24 kişilik gruptan, tropik meyve seven, kendileri dışında, başlarda 7-8 kişi varken, iki sabah sonra kimsenin kalmayışı! Esrar, kahvaltıda omlet isteyip istemediklerini soran çalışanların, tur katılımcıları gibi azalıp ortadan kayboldukları üçüncü gün kahvaltısı sonrası, otobüse bindiklerinde, herkes gibi kendilerini de Portekizce söylenişiyle, neşeyle “bon cia!” diye selamlayarak karşılayan rehberin, “sizi sabah kahvaltıda göremedim!” demesiyle çözülür.
Krizin etkisi iptaller yüzünden, almayı planladıkları ekstra tur listesindeki fiyatlara yapılan eklentilerden, daha havaalanındayken haberdar olan -ve sineye çeken- dörtlünün ayakları nihayet, suya erer; anlaşılan, “muhteşem manzaralı” kahvaltı salonu, -belli ki- ekonomik olması yüzünden önerilmiş ama, tropik meyveye, “abla”, kız kardeşleri ve teyze kadar düşkün olmayan katılımcılar, giriş katındaki sıcak büfesi de olan daha zengin kahvaltıyı tercih etmişler!
Güney Amerika’da, bizim 7 Haziran’ımıza denk gelen 7 Aralık 2008 sabahı, Rio de Janeiro’daki ilk sabahlarında, zemin katta asansör değiştirmeleri gerektiği öğreninceye dek dolanan, otel girişindeki tur otobüsüne dar yetişen “abla” ekibinin yolu, bir de, Türk olduklarını öğrenen, ellerindeki kabartma plakalarda Galatasaray yazan satıcılar tarafından kesilir.
Bisikletler için bir gidiş bir dönüş bandı yanında, arabalar için üçer şeritli gidiş ve geliş bantları, okyanus boyunca geniş Copacabana, İpanema, Leblon… Plajları’nı ayıran enli, desenli, ülkemiz ikliminde, saksılarda naz-niyaz zorlukla yetişen bitkilerin ağaç halleriyle süslü kaldırımları Atlantik Caddesi’ne öyle bir ferahlık sağlamış ki, öteki kenarına dayanmış, uzaktan bakana uzun yüksek bir duvar sırası gibi görünen gökdelenler, hiç de rahatsız edici değil!
Otobüs durur, katılımcılar iner; Bir kenarında açık, karşısında kapalı locaların bulunduğu 800 metrelik boş beton yolda –görünüşte- olağanüstü bir şey yok! Yerel rehber Fernando’nun anlatırken “opera” sözcüğünü kullandığı, Şubat’ta yapılan Karnavalda, 14 ünlü Samba okulunun 4000 öğrencisinin geçiş yaptığı beton yolun yan tarafından gelen fıkır fıkır müzik üzerine o yana seğirten grup, yolun ışıltılı pırıltılı halini nakleden görüntüler önünde, akıl almaz zenginlikte Karnaval kostümleriyle fotoğraf çektiren başka turistlere rastlarlar. Anlatılana göre, Karnavala bir hafta on gün kala gelip kurslara katılan meraklılar arasında en çok İsveçli ve Japon varmış. Beton yolun adı; Samba yarışı yapılan yer anlamına, Sambadromo.
Otobüste, karşıdaki erkek ise “obrigado”, kadın ise “obrigada” diyerek teşekkür etmeyi öğrenen grup bu kez, futbolda beş kez Dünya şampiyonu olmuş Brezilya’nın, 1950’de inşa edilmiş 85 bin kişilik ünlü stadı, tam adıyla Maracana Estadio Mario Filho girişi önünde, akşam, Fernando’ya göre “Sao Paulo’nun alacağı belli” şampiyonluk maçı oynanacağından içeri giremeyip, teyzenin kardeşi, “abla”nın dayısı için bol bol fotoğraf çekilir.
Rehber, kökenleri dolayısıyla yerel halkın çoğunluğunun İtalyan ve İspanyol olmak üzere ikinci bir pasaportu daha olduğunu anlatırken, grup, eski, güzel dönemde kentin bohem sanat merkezi olan Lapa’yı geride bırakır; zenginlerin su ihtiyacı için 1725’te yapılan Su Kemeri altından geçerek, Rio’nun Koruyucu Azizi San Sebastian’ın adıyla anılan, -mimarisinde Maya’lardan izler taşıyan, 105 metre çaplı kesik koni, 96 metre yüksekliğindeki tepesinde ışıklara bağlanan dört ayrı bant, rengârenk vitraylarla süslü- Katedral’e ulaşır. Raylar üzerinde hareket eden sürgülü büyük demir kapıları açıkken bir duvarı yokmuş gibi görünen Katedralde ayin sürerken bir köşesinde, yaklaşan Noel dolayısıyla, üzerinde kuyruklu yıldızıyla samanlık ve bebek İsa düzenlemesi var.
Rehber “Portekizliler, 20 Ocak 1565’te gördüklerini nehir sanıp, Ocak Nehri ismini veriyorlar, Brezilya adı ise kırmızı renkli Brasil odunundan geliyor… yerliler şekerkamışı tarımı için köleleştiriliyor, daha sonra Kuzey Afrika’dan gelenlerle birlikte, altın madenlerinde, kahve plantasyonlarında çalıştırılırken… 2. Don Pedro 1822’de bağımsızlık ilan ediyor, Rio 1960’a dek başkent… şehir içinde 33 plaj var… bazı araçlar, şeker kamışından mamul alkolle çalışıyor… manzaralı bir evin fiyatı 1 milyon dolar” diyerek sözünü bitirir, grup tekrar otobüsten inip biri –üzeri kaya tırmanışı yapan, birbirine iplerle bağlı, ortancanın karıncalara benzettiği sporcularla kaplı- yassı, diğeri diklemesine duran çok büyük iki kayadan ikincisine teleferikle çıkmaya hazırlanırlar. Yerlilerin şeker somununa benzetip Pande Azucar adını verdiği tepenin İngilizce ismi Sugar Loaf.
Teleferikle ulaşılan noktada, muhteşem manzaraya hâkim terasta, çepeçevre dolaşarak fotoğraf çekilirken, bir yükselti üzerinde modern, zarif bir genç kız heykeli ve ayakucundaki plakette yazanlar: Rio (mythological Guanabara) by Remo Bernucci; The skirt-The waves of the sea; The curved waist-The beaches; The breast-The mountains; The hair-The forests; The silhoutte-The gracefulness of the carioca woman; And at the foot of the statue the ibis. (Poetic wiew of Rio de Janeiro by Cristovao Leite de Castro)
Otobüs, şehir turunu noktalayacakları, değerli taş üreticisi, 900 kişinin çalıştığı 30 katlı H. Stern Mağazası önünde durur. Girişte caipirinha ikramından sonra, üzerinde Kurban Bayramınız Kutlu Olsun yazılı, şeker dolu bir kutuyla, Brezilyalı eşinin peşinden gelip buraya yerleşmiş Hasan Bey’in karşıladığı grup, değerli taş işçiliğini camekanlar ardından izlerken anlatılanlar; “Brezilya, değerli taş üretiminde, Dünya’da ilk sıralarda yer alıyor, Aquamarin’in %90’ı, Zümrüt’ün %55’i Brezilya’dan çıkıyor, kaliteyi renk ve koyuluğu belirliyor… Kraliyet Topazı, Dünya’da sadece Brezilya’da, açık ocaktan elde edilmekte, tükendiği için de giderek değer kazanması bekleniyor… elmas geleneksel biçimde nehir yataklarından…” “Abla” geniş vitrinlerdeki çok değişik renklerdeki taşların renklerini adlarına denk getirmekle meşgul; Kraliyet Topazı, kehribar tonları; Ametist, mor; Sitrin, sarı; Turmalin, kırmızı, yeşil… renk geçişleri içeren taşlar, tavandan sarkan zincire bağlı cam piramitler içinde, zarif biçimde sergilenmekte…
Mağazadan çıkıp, sokağı diklemesine keserek deniz kenarına inen dörtlü, plajlar boyunca kumdan yapılmış Feliz Navidad yazılı Noel Baba heykellerini, rüzgâr sörfü yapanları, büfelerin yanında delik tepesinde birer kamışla suyu içilip çöpe atılmış Hindistan Cevizi yığınlarını, arabalarda satılan tulumba tatlısı benzeri hamur işini, alevli şiş kebapları, kumda tente altında masaj masası üzerinde hizmet verenleri, gitar çalanları, dans edenleri… izleyerek, otele dek yürür.
Akşam yemeği Esspaso Brasa’da; Etin, akla gelebilecek her şekli, döner şişlerine takılı servis edilmekte, açık büfede ise meyvelerle pişmiş ya da çok baharatlı etler serviste… Gözü, duvardaki aynanın bir karış üzerinde döşeli rayda yolculuk eden oyuncak trenin tekrar geçişini kollayan “abla”ya göre "Brezilyalı’ların vejeteryan olması mümkün değil!"
Gece, Plataforma’daki Samba Gösterisi ile sona erer; perde açılmadan, ülkesinin beş Dünya Futbol Şampiyonluğu’nu açıklar nitelikte, 15 dakikadan fazla top sektiren bir genç kız, ardından özel kas yapıları yüzünden ayrı güzel, zenci ve melez bedenlerin kıvrak sambaya eşlik edişi, erkeklerin uyumlu harketlerle yaptıkları çok estetik bir çeşit dövüş dansı, yerli geleneğinin izlerini taşıyan kostüm ve melodiler, izleyicilere kendi dillerinde -Türkiye’ye de “Kâtibim” eşliğinde- “merhaba” diyen sunucu…
İlk bakışta, “krizin yansıması olsa gerek” diye yorumladıkları açık büfe, otelin yıldız sayısına yakışmayacak kadar alçakgönüllüyse de, mango, papaya, Mısır’da guava adıyla tanışıp sevdikleri goiaba, yıldız dilimli carambola, -küçük kız kardeş Güneydoğu Asya’yı gezerken rastlamamış olsa, neresini nasıl yiyeceklerini bilemedikleri, içerdiği passiflorin etki yüzünden, sinirli insanlara ve sakinleşmek bilmeyen bebeklere verildiği söylenen, duyguları öne çıkarttığından Amerikalıların Passion Fruit dedikleri- maracuja, incir… tropik meyve dolu kaplar, “abla”, kız kardeşler ve teyzeyi mutlu etmeye yeter, artar. Anlamadıkları, herkesin nasıl bu kadar erkenden kalkıp kahvaltı ettiği… Görünüşe göre 24 kişilik gruptan, tropik meyve seven, kendileri dışında, başlarda 7-8 kişi varken, iki sabah sonra kimsenin kalmayışı! Esrar, kahvaltıda omlet isteyip istemediklerini soran çalışanların, tur katılımcıları gibi azalıp ortadan kayboldukları üçüncü gün kahvaltısı sonrası, otobüse bindiklerinde, herkes gibi kendilerini de Portekizce söylenişiyle, neşeyle “bon cia!” diye selamlayarak karşılayan rehberin, “sizi sabah kahvaltıda göremedim!” demesiyle çözülür.
Krizin etkisi iptaller yüzünden, almayı planladıkları ekstra tur listesindeki fiyatlara yapılan eklentilerden, daha havaalanındayken haberdar olan -ve sineye çeken- dörtlünün ayakları nihayet, suya erer; anlaşılan, “muhteşem manzaralı” kahvaltı salonu, -belli ki- ekonomik olması yüzünden önerilmiş ama, tropik meyveye, “abla”, kız kardeşleri ve teyze kadar düşkün olmayan katılımcılar, giriş katındaki sıcak büfesi de olan daha zengin kahvaltıyı tercih etmişler!
Güney Amerika’da, bizim 7 Haziran’ımıza denk gelen 7 Aralık 2008 sabahı, Rio de Janeiro’daki ilk sabahlarında, zemin katta asansör değiştirmeleri gerektiği öğreninceye dek dolanan, otel girişindeki tur otobüsüne dar yetişen “abla” ekibinin yolu, bir de, Türk olduklarını öğrenen, ellerindeki kabartma plakalarda Galatasaray yazan satıcılar tarafından kesilir.
Bisikletler için bir gidiş bir dönüş bandı yanında, arabalar için üçer şeritli gidiş ve geliş bantları, okyanus boyunca geniş Copacabana, İpanema, Leblon… Plajları’nı ayıran enli, desenli, ülkemiz ikliminde, saksılarda naz-niyaz zorlukla yetişen bitkilerin ağaç halleriyle süslü kaldırımları Atlantik Caddesi’ne öyle bir ferahlık sağlamış ki, öteki kenarına dayanmış, uzaktan bakana uzun yüksek bir duvar sırası gibi görünen gökdelenler, hiç de rahatsız edici değil!
Otobüs durur, katılımcılar iner; Bir kenarında açık, karşısında kapalı locaların bulunduğu 800 metrelik boş beton yolda –görünüşte- olağanüstü bir şey yok! Yerel rehber Fernando’nun anlatırken “opera” sözcüğünü kullandığı, Şubat’ta yapılan Karnavalda, 14 ünlü Samba okulunun 4000 öğrencisinin geçiş yaptığı beton yolun yan tarafından gelen fıkır fıkır müzik üzerine o yana seğirten grup, yolun ışıltılı pırıltılı halini nakleden görüntüler önünde, akıl almaz zenginlikte Karnaval kostümleriyle fotoğraf çektiren başka turistlere rastlarlar. Anlatılana göre, Karnavala bir hafta on gün kala gelip kurslara katılan meraklılar arasında en çok İsveçli ve Japon varmış. Beton yolun adı; Samba yarışı yapılan yer anlamına, Sambadromo.
Otobüste, karşıdaki erkek ise “obrigado”, kadın ise “obrigada” diyerek teşekkür etmeyi öğrenen grup bu kez, futbolda beş kez Dünya şampiyonu olmuş Brezilya’nın, 1950’de inşa edilmiş 85 bin kişilik ünlü stadı, tam adıyla Maracana Estadio Mario Filho girişi önünde, akşam, Fernando’ya göre “Sao Paulo’nun alacağı belli” şampiyonluk maçı oynanacağından içeri giremeyip, teyzenin kardeşi, “abla”nın dayısı için bol bol fotoğraf çekilir.
Rehber, kökenleri dolayısıyla yerel halkın çoğunluğunun İtalyan ve İspanyol olmak üzere ikinci bir pasaportu daha olduğunu anlatırken, grup, eski, güzel dönemde kentin bohem sanat merkezi olan Lapa’yı geride bırakır; zenginlerin su ihtiyacı için 1725’te yapılan Su Kemeri altından geçerek, Rio’nun Koruyucu Azizi San Sebastian’ın adıyla anılan, -mimarisinde Maya’lardan izler taşıyan, 105 metre çaplı kesik koni, 96 metre yüksekliğindeki tepesinde ışıklara bağlanan dört ayrı bant, rengârenk vitraylarla süslü- Katedral’e ulaşır. Raylar üzerinde hareket eden sürgülü büyük demir kapıları açıkken bir duvarı yokmuş gibi görünen Katedralde ayin sürerken bir köşesinde, yaklaşan Noel dolayısıyla, üzerinde kuyruklu yıldızıyla samanlık ve bebek İsa düzenlemesi var.
Rehber “Portekizliler, 20 Ocak 1565’te gördüklerini nehir sanıp, Ocak Nehri ismini veriyorlar, Brezilya adı ise kırmızı renkli Brasil odunundan geliyor… yerliler şekerkamışı tarımı için köleleştiriliyor, daha sonra Kuzey Afrika’dan gelenlerle birlikte, altın madenlerinde, kahve plantasyonlarında çalıştırılırken… 2. Don Pedro 1822’de bağımsızlık ilan ediyor, Rio 1960’a dek başkent… şehir içinde 33 plaj var… bazı araçlar, şeker kamışından mamul alkolle çalışıyor… manzaralı bir evin fiyatı 1 milyon dolar” diyerek sözünü bitirir, grup tekrar otobüsten inip biri –üzeri kaya tırmanışı yapan, birbirine iplerle bağlı, ortancanın karıncalara benzettiği sporcularla kaplı- yassı, diğeri diklemesine duran çok büyük iki kayadan ikincisine teleferikle çıkmaya hazırlanırlar. Yerlilerin şeker somununa benzetip Pande Azucar adını verdiği tepenin İngilizce ismi Sugar Loaf.
Teleferikle ulaşılan noktada, muhteşem manzaraya hâkim terasta, çepeçevre dolaşarak fotoğraf çekilirken, bir yükselti üzerinde modern, zarif bir genç kız heykeli ve ayakucundaki plakette yazanlar: Rio (mythological Guanabara) by Remo Bernucci; The skirt-The waves of the sea; The curved waist-The beaches; The breast-The mountains; The hair-The forests; The silhoutte-The gracefulness of the carioca woman; And at the foot of the statue the ibis. (Poetic wiew of Rio de Janeiro by Cristovao Leite de Castro)
Otobüs, şehir turunu noktalayacakları, değerli taş üreticisi, 900 kişinin çalıştığı 30 katlı H. Stern Mağazası önünde durur. Girişte caipirinha ikramından sonra, üzerinde Kurban Bayramınız Kutlu Olsun yazılı, şeker dolu bir kutuyla, Brezilyalı eşinin peşinden gelip buraya yerleşmiş Hasan Bey’in karşıladığı grup, değerli taş işçiliğini camekanlar ardından izlerken anlatılanlar; “Brezilya, değerli taş üretiminde, Dünya’da ilk sıralarda yer alıyor, Aquamarin’in %90’ı, Zümrüt’ün %55’i Brezilya’dan çıkıyor, kaliteyi renk ve koyuluğu belirliyor… Kraliyet Topazı, Dünya’da sadece Brezilya’da, açık ocaktan elde edilmekte, tükendiği için de giderek değer kazanması bekleniyor… elmas geleneksel biçimde nehir yataklarından…” “Abla” geniş vitrinlerdeki çok değişik renklerdeki taşların renklerini adlarına denk getirmekle meşgul; Kraliyet Topazı, kehribar tonları; Ametist, mor; Sitrin, sarı; Turmalin, kırmızı, yeşil… renk geçişleri içeren taşlar, tavandan sarkan zincire bağlı cam piramitler içinde, zarif biçimde sergilenmekte…
Mağazadan çıkıp, sokağı diklemesine keserek deniz kenarına inen dörtlü, plajlar boyunca kumdan yapılmış Feliz Navidad yazılı Noel Baba heykellerini, rüzgâr sörfü yapanları, büfelerin yanında delik tepesinde birer kamışla suyu içilip çöpe atılmış Hindistan Cevizi yığınlarını, arabalarda satılan tulumba tatlısı benzeri hamur işini, alevli şiş kebapları, kumda tente altında masaj masası üzerinde hizmet verenleri, gitar çalanları, dans edenleri… izleyerek, otele dek yürür.
Akşam yemeği Esspaso Brasa’da; Etin, akla gelebilecek her şekli, döner şişlerine takılı servis edilmekte, açık büfede ise meyvelerle pişmiş ya da çok baharatlı etler serviste… Gözü, duvardaki aynanın bir karış üzerinde döşeli rayda yolculuk eden oyuncak trenin tekrar geçişini kollayan “abla”ya göre "Brezilyalı’ların vejeteryan olması mümkün değil!"
Gece, Plataforma’daki Samba Gösterisi ile sona erer; perde açılmadan, ülkesinin beş Dünya Futbol Şampiyonluğu’nu açıklar nitelikte, 15 dakikadan fazla top sektiren bir genç kız, ardından özel kas yapıları yüzünden ayrı güzel, zenci ve melez bedenlerin kıvrak sambaya eşlik edişi, erkeklerin uyumlu harketlerle yaptıkları çok estetik bir çeşit dövüş dansı, yerli geleneğinin izlerini taşıyan kostüm ve melodiler, izleyicilere kendi dillerinde -Türkiye’ye de “Kâtibim” eşliğinde- “merhaba” diyen sunucu…
Etiketler:
Copacabana,
Guanabara,
İpanema,
Katedral,
Leblon,
Maracana Estadio Mario Filho,
Rio de Janeiro,
Sambadromo,
San Sebastian,
Sugar Loaf
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
