Gece yağan yağmurdan ıslak bir sabaha uyanan dörtlü, ekstra “at çiftliği gezisi” yerine Buenos Aires’te dolaşmayı, eksikleri gidermeyi seçer. İyi de eder…
Yürüyerek otelden çıkar, ülkemiz ölçülerinde rahatça yolun boyu sayılabilecek genişliğini aşıp karşı yakaya ulaştıklarında dikkatlerini çeken, bir takım “anlamlı hurdalar”a rastlarlar: Bir ejderha, pilotuyla birlikte bir küçük uçak, bir araba, bir helikopter, koca bir timsah… bir kaçını fotoğraflarken –sağda solda yine hurda görünümü yüzünden ciddiye almadıkları bazı tabelaların da yardımıyla- anlarlar ki, burası, tüm yanıltıcı görünüşüne karşın hurdalık değil; bu tarz çalışmalar yapan bir atölyenin -biraz bakımsız- bahçesi.
İlk durak Recoleta! Yan yana, ardında çoğunlukla yaşlı bir ustanın çalışmakta olduğu küçük tezgâhlarda, ürettiklerini sattıkları ve “abla”nın bir tezgâhta üretilip satılanın bir ikinci tezgâhta tekrarlandığını görmediği, bir çeşit el sanatları fuarı! Su kabağından kendi yaptığı mate kapları hakkında bilgi verirken, mate çayını süzen metal pipete, bombilla yazılıp, bombişa dendiğini anlatan sanatçı gibi her çalışma özgün; deri çanta yapan tezgâhların tarzları ne kadar birbirinden farklı ise, akordeon esprisinde CD’lik yapan, metalden yarı heykel, yarı kullanıma yönelik gözlük çerçeveleri, sütyenler vs. üreten, saatlere gerçeküstü biçimler veren, kumaş şeritler kesip içine boncuk koyup düğümleyerek aksesuar üreten kız, ailece diktikleri keten gömlekleri satarken “İstanbul’dan…” sözünü duyunca hemşerisi gibi davranan Arap kökenli yaşlı adam, yerli motiflerini, bir çeşit kâğıt işçiliğiyle renklendirip sıvayarak ürettikleriyle bir genç kadın, metro biletlerini katlayıp kıvırarak, yapıştırarak yıldız, kalemlik gibi yeni formlar üreten bir diğeri… her biri tek!
Cumartesi ve Pazar günleri açık Recoleta Açık Pazarı’na, “abla”ya kalsa, değil iki gün, bir hafta yetmez! Günün programında bir de -sadece Pazarları açık- San Telmo Antikacılar Pazarı var. Birbirini kesen Defensa ve Plaza Dorrego Caddeleri’nde hem dükkânlarda, hem cadde ortasındaki, meydandaki tezgâhlarda yok, yok! Tenteli bir arabadan şerbete bulanıp kavrulmuş fıstık alıp yiyerek pazarın diğer ucuna yürüyen dörtlü Felices Fiestas yazılarıyla süslü, cehennem sıcağına hiç uymayan, Christmas neşesi dışarılara taşmış bir kiliseye girerler; San Pedro Gonzales Telmo. Teyze İngilizce broşür aranır bulamaz, -İngilizce bilmeyen- rahibe, teyzenin ne istediğini anlamaz. Kilise karşısına -enstrümanlarına bakılırsa- bir klâsik müzik topluluğu konuşlanırken, Caddelerin kesişme noktasında sıcaktan korunmak için sığındıkları koca şemsiye altında, “abla”ya “Arjantin, yaşlı ustalar ülkesi” dedirten bir manzara; çok yaşlı bir gitar ustası çalar, onunla akran bir bey ve hanım –gayet şık!- tango yaparken, bey izleyicilerden isteklilere de eşlik eder. Bir sonraki hedefe gidecek gücü toplamak üzere, rehberin Güney Amerika’da cafe zinciri olduğunu söylediği Havanna’ya giren dörtlü, kahve içip soluklanır.
Cadde üzerindeki otobüs durağından geçip La Boca’ya giden 152 Numaralı otobüse binerler; sahanlıktaki direğe bağlı, üstten para atılan kutunun altından para üstü ve biletlerini alır, boş otobüse gönüllerince yayılırlar. Radyodan maç dinleyen şoför, genç bir adam, sol yanındaki pencere koyu mavi, saçaklı kadife perdeyle, dikiz aynası çevresi ise irili ufaklı, kenarları fisto şeklinde kesilerek süslenmiş 5-6 adet aynayla süslü. Son durakta iner, deniz kıyısına paralel tezgâhlara bakınarak ilerler, bir internet cafe bulurlar ve Arjantin’e ineli beri –gruptan bazıları uzun konuşmalar yapabilirken- çalışmayan cep telefonları yüzünden kaygılı teyze kızını arar ve koordinatlarla beraber, “iyiyiz” mesajı verir.
Şehir merkezine yine otobüsle dönmeye niyetlenen grup bozuk para sıkıntısı çekerken ortaya çıkan -bir gün önce Caminito’da, elinde broşürlerle dolaştığını gördükleri- kırmızı pelerinli, sürücü gözlüklü, antenli, dil dâhil tüm engelleri aşmış adam, sorunlarını anladığı dörtlüye yanaşır, ellerine sağdan soldan denkleştirdiği bozuk paraları sayar, bütün parayı daha sonra alır, duraktaki adama onları emanet edip ayrılır. Bu ve benzeri pek çok olayı gözleyen ve sonunda, dil bilen kardeşlerle, teyzeyle eşitlenen “İngilizce özürlü abla”nın vardığı, ortancanın altını çizdiği saptama şudur; son derece yardımsever, sıcakkanlı bu insanlarla Türkçe+beden dili formülüyle anlaşmak çok daha kolay!
1. Cunta İstasyonu’ndan metroya inip, mavi A hattıyla Cafe Tortoni’ye gitme planıyla, 25 Mayıs Meydanı’nda inen dörtlüyü bir sürpriz beklemekte; A hattı, meydana açılan tüm caddelerle birlikte kapalı! Bir yanında gösteri yapan küçük bir grup, diğer yanında Kanada Havayolları için reklam filmi çeken bir başka grubun yanından geçerek bir sonraki metro girişine ulaşan “abla” grubu, bilet gişesindeki görevlinin, “B hattı, üçüncü durak, bilmemnere istasyonunda inin” talimatıyla yola koyulurlar. O ne? İlk durak, bilmemnere istasyonu! “Abla”nın başını çektiği panikle kardeşler inerlerse de kapılar kapanır, şaşkın bakışları arasında teyze, yola devam eder. Bir sonraki durakta ineceğini varsaydıkları teyzeye ulaşmak üzere bindikleri kompartımanın kapısını tıkayan şişman kadın -sevgili bir arkadaşlarının deyimiyle domuz topu- inişi engeller; itiş kakış bir inerler ki, bel çantalarının tüm fermuarları ardına dek açık! “Abla” ve kız kardeşleri, ilk travma etkisini atlatıp hasar tespiti yapar; ortancanın kimlik, banka kartları, parası alınmış, küçük kız kardeşin pasaportu ve fotoğraf makinesi yerinde… İlk hedef teyzeyle buluşmak ise de –artık- paraları olmadığından, bunu, yer üstüne çıkmaksızın yapmaları gerek. Bu kez de, bindikleri ilk kompartımanın kapıları, yön duygularını alt üst edecek biçimde karşı taraftan açılır. Kapkaç travmasıyla birleşen yabancılık yüzünden tavan yapan güvensizlikle, karşıya da geçemeyen kardeşler, baş durağa dönüp, üçüncü istasyonda inerek bakınırlar, teyzeyi göremeyince Cafe Tortoni’ye gitmiş olabileceğini düşünerek yukarı çıkıp yola düşerler. Uzun bir yürüyüş sonrası, kafası analitik çalışan ortanca, ortalığın giderek tenhalaşmakta oluşunu, çevrenin merkeze değil ters yönde yürüdüklerini belirtir değişikliklerini algılayarak uyardığı “abla” ile küçük kız kardeşi geri dönmeye ikna eder. Bereket, yürüyerek şehir turu yapmayı seven kız kardeşler, yaklaşık üç saat sonra, alacakaranlıkta Cafe Tortoni’ye ulaşırlar, teyzeye bakarlar, bulamayıp otele yönelirler. İkisi bindikleri taksiyi kapıda oyalayıp, lobide para bozdurup borçlarını öderken; kardeşlerini, “Avrupa’da uzun yıllar yaşamış, yabancı dil bilir, meraklanmayın…” diyerek yatıştırmaya çalışan “abla” içinden dualar ederek, yeğenlerinden çok daha soğukkanlı davranıp, önce Cafe’ye uğrayan, bulamayınca otele dönen teyzenin kapısını çalar; onu odada bulup olanı anlatır. Türkiye’de saat, sabaha karşı 3:30 suları; bankalardan birinde “bir insan”la konuşup, ortancanın banka kartlarını iptal ederler.
Aklın, dikkatin, ustalıkla el çabukluğuyla nasıl devre dışı bırakılabildiğini, yön duygusunun, çok basit biçimde, kapı yönü değişince –bile- nasıl alt üst olabildiğini, verilerin, algılama biçimlerine göre nasıl sayısız biçimde çarpıtılabildiğini, haritayı tutma biçimine göre koordinatların nasıl şaşabildiğini, çok güvenilen aklın, yol göstereceğine, aniden nasıl “tuzaklar kurar” hâle gelebildiğini, düşünce formülündeki “eksi”nin sonucu nasıl “olumsuz” etkileyebildiğini gördükleri; rehberden dört başı mâmur metro (ekstra) programı alsalar, zaten çalınan miktarı bulacak, birkaç saatlik çarpıcı deneyim sonunda, acıktıklarını farkedip 22:30’da ânî bir kararlılıkla, yeniden Cafe Tortoni’ye yollanırlar.
Sokak dondurmacısı Tortoni, Fransız Devrimi’nden sonra Paris’te bir dükkân açar, ünlü olur. 1858’de Buenos Aires’te açtığı, uzun, derin, çekmekatlı cafe’nin, dip tarafındaki küçük odalardan birinden melodisi taşan tango gösterisi izlenirken, beri yanda, fotoğraflarla dolu duvarlar, eskiliğini, özgünlüğünü korumuş mobilyalar ziyaretçileri ağırlar. “Abla” grubunun yanındaki masada üç mumya, ayakta Carlos Gardel, oturur durumda Jorge Luis Borges ve Alfonsina Storni; yanlarında fotoğraf çektiren, günün akla zarar macerasıyla yorgun, bitkin kardeşler ve teyzeden çok daha canlı, çok daha hayatta görünmekte!
Uzun gün sonunda, dükkânla akran görünen çok yaşlı bir garsonun servis yaptığı “abla” grubu karınlarını doyurur, otele dönmek üzere çıkışa yönelirler. İçinde, aralarında Mario Vargas Llosa, Susan Sontag, Susan Sarandon, Martha Argerich, Hillary Rodham Clinton, F. F. Coppola, İspanya Kralı Juan Carlos, Robert Duvall gibi “abla”nın tanıdığı/tanımadığı pek çok ünlünün, mekânda fotoğraflarının, imzalarının sergilendiği camlı büyük bir dolap, yollarını keser.
Recoleta etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Recoleta etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Ocak 2009 Salı
16 Ocak 2009 Cuma
12 Aralık 2008, “abla”, kız kardeşleri ve teyze için, Arjantin başkenti Buenos Aires’te ilk gün.
Iguaçu’daki termal otelden, diğer öğünlerdeki gibi, hafif, lezzetli, bol tropik meyveli bir kahvaltı yaptıktan sonra gözleri arkada kalarak ayrılan “abla” küçük grubunu taşıyan otobüs, onları Buenos Aires’e götürecek uçağa binecekleri havaalanına ulaştırmak üzere, yarısı Arjantin bayrağı, diğer yarısı Brezilya bayrağı renklerine boyalı köprüden geçerek, şelalenin Arjantin tarafındaki Puerto İguazu’ya yollanır. Kasabada, sokakta lastik yakarak bir şeyleri protesto eden gençleri geride bırakırlar; rehberin bir gün önce düzenleyip “Tres Fronteras’ı da kapsayacağını…” söylediği Paraguay turunda -her nasılsa- gidilmeyip, bunun için 55’er USD veren gruba kötü bir şaka yapar gibi, rehberin kıyamadığı diğer katılımcılarla tam kadro, Parana Nehri üzerindeki üç ülke sınırı Tres Fronteras’a ulaşır.
Bolivya, Brezilya, Arjantin, Paraguay, ve Uruguay’dan geçen, 100 kg’ya kadar tatlı su balıklarının avlandığı Parana Nehri’nin İguazu Nehri’yle birleştiği noktaya Arjantin tarafından bakanlar için, üzerinde bayrağının rengi boyalı bir dikilitaşla işaretlenmiş Paraguay solda, kendi bayrağının renkleri boyalı bir diğer dikilitaşla Brezilya sağda… Yanı başındaki haşmetli benjamin ağacıyla üç ülkenin bayrakları altında yerel rehberin çektiği fotoğraflardan sonra grup otobüse doluşur, havaalanında ayrılacakları Joao’ya bir ağızdan bağrışarak “obrigado!” diyerek teşekkür eder.
Havaalanında, iletişim konulu bir proje kapsamında görünen enstalasyon önünde, sütunda, kanadında 88 yazan kırmızı siyah beyaz çizgili muhteşem bir kelebek!
13:15’te havalanan uçak iki saat sonra Buenos Aires’e konar, çıkışta onları yerel rehber Florencia, nam-ı diğer Çiçek Hanım karşılar. Otobüs -şehir turunu da içeren- yola koyulur koyulmaz karşılarına çıkan Gümüş(lü) Nehir anlamına Rio de la Plata, adının yarattığı hayâlden çok uzak, gürül gürül akan çamurlu sudan ibaret! Kent içinde ilerlerken, rehber “Arjantin 44 milyon nüfuslu, Buenos Aires 10 milyon, yüzölçümü 3 milyon kilometrekare… 1800’lerin başında ağırlıklı olarak İtalya’dan göç almış… Bağımsızlık 1816’da... bizdeki Abdi İpekçi Caddesi ayarı Alvear Caddesi’nde 3 oda 1 salon 5-6 bin peso…” derken, İspanyollardan kurtuluşun 100. yıldönümü anıtı, Türkiye Büyükelçiliği’nin de bulunduğu, elçiliklerin yeşil, güzel, geniş bahçelerdeki binalarıyla, kentin kuzeyine düşen zengin semt Palermo, hem çocuklarla oynarken, hem de at üzerinde heykelleriyle, Florencia’nın “bizim için Atatürk gibi” dediği San Martin Anıtı, 1952’de 33 yaşında kanserden ölen Eva Peron’un, yaşadığı yere yapılan heykeli önünden ve Recoleta Bölgesi’nden geçerek yüksek duvarlarla çevrili Recoleta Mezarlığı’na varırlar.
İçinde Cumhurbaşkanları, ünlüler, zenginlerin gömülü olduğu sokaklar boyunca, kapıları sıkıca kapalı, bazıları perdeli, içerde çiçeklerle süslü bir yükseltide kutuların durduğu küçük mezar evlerinden oluşan koca bir mahalle… Genç ölümü yüzünden babasının çok acı çekerek “kızıma” başlıklı bir şiir yazdığı, kızın köpekli bir heykelinin de bulunduğu mezar ev önünden geçerken rehberin dedikleri; “mezarlıklar milyon dolarlara alıcı bulabiliyor, ölmeden önce sipariş verilip… Katolik geleneğinde tabutta defin yapılır, ceset bu durumda daha geç bozuluyor, çürümeden çok sonra, tamamen ufalanınca kalanı yakarak bir kutuya koyuyorlar, amaç yer kazanmak… okulları ücretsiz yapan Sarmiento Masondu” duvardaki plaketi göstererek “Merkür ve Mason sembolleri…, Eva Peron, ablasının aile mezarlığında yatıyor, ölümünden sonra mumyalanmış, daha sonra, 1974’te 3. kez evlenen kocası tarafından defnedilmiş, her zaman taze çiçek bulunan tek mezar…” Önünde yine bir genç kızın, bir çeşit felç geçirdiğinde öldüğü sanılıp diri diri gömülen Rufina Cambaseres’in heykeli bulunan mezar evi önünden geçerek otobüse yönelen gruba, rehberin Eva Peron hakkında anlattıkları; “Biri metres iki eşli olunan zamanlarda, metresten doğan Eva fakir bir ailenin çocuğu, 15 yaşındayken yaşlı bir tangocuyla Buenos Aires’e geliyor, birkaç ufak iş yapıyor, niyeti aktris olmak, o ara Çalışma Bakanı –çalışma saatlerini 8 saate çekip, radikal iyileştirmeler yapan- Juan Peron ile karşılaşıyor, 3 yıllık beraberlikten sonra, hasta eşinin ölümü üzerine evleniyorlar. Evita, halkın çok sevdiği, onlar için pek çok şey yapmış, Kadın Hakları savunucusu bir kadın.” Tur sürerken devamla, “Ülkenin adı, argent yani gümüş’ten geliyor, gümüş ve hayvancılık önemli gelir kaynakları, Brezilya ile kıyaslanınca orta gelir düzeyinden söz edebiliriz, Cuntalar tarihi geriletiyor, krizler yaşanıyor, 2001 krizinde dükkânlar yağmalandı… Tango’nun beşiği Arjantin… Borges, Buenos Aires’te günbatımı izlemeyen tango yazamaz, der” derken, Tango’nun doğduğu meyhane ve genelevlerin bulunduğu liman, nehir ağzı anlamına La Boca’ya gelir, Caminito’da Casa Amarillo’da otobüsten inerler.
Rengârenk boyalı tenekelerle kaplı tuvalete girip ve alt katındaki yine boyalı teneke Exchange bürosunda para bozdururlar. Ara sokaklara dağılan grubun aksine, buraya daha geniş zaman ayırma kararı alan “abla” küçük grubu, empanadas denen, puf böreğine benzeyen tavuklu ya da peynirli börek ve çayla karınlarını doyurup, her yeni ülkeye geçtiklerinde yaptıkları gibi, -küçük kız kardeşin icadı- magnet alışverişi yaparlar, böylece “magnet kuru” bilgisi edinip, kafalarında en azından bahşiş tarifesini netleştirirler.
Öğle molası biter, şehir turu devam eder; “Normal taksi, Türkiye’deki gibi, Remis dedikleri daha pahalı ama dolaştırmaz… Mutfaklar, göçmen İtalyan ve İspanyol mutfağından etkilenmiş, porsiyonlar tüm Güney Amerika’da olduğu gibi burada da çok büyük… Kırmızı şarapları çok güzel, cerdo domuz, carne et demek… por favor (lütfen) diyerek her şeyi yaptırabilirsiniz… Vücutlarına takıntı derecesinde düşkünler, burası Güney Amerika’nın Estetik Cerrahi merkezi, hatta Amerika’dan geliyorlar. Ahşap harap liman Puerto Madero, büyük paralar harcanarak, (çatılarda bahçelerle) binalar restore edilerek lüks eğlence yerine dönüştürülmüş…”
Grup, Plaza de Mayo’da iner, üzerinde Devrim’in tarihi, 25 Mayıs 1810 yazılı sütunun dibinde toplanıp rehbere kulak verir; “Meydanın bir yanında Casa Rosada Başkanlık Sarayı (çalışma ofisi), diğer yanında Katedral var, Cumhurbaşkanı, kocasından sonra aynı göreve seçilen Cristina isimli bir kadın… bayraklarındaki mavi-beyaz Burbonları simgeliyor, güneş ise İnka kökenli… burada, Mayıs Meydanı’nda sürekli eylemler, protestolar, grevler yapılır. 1976-82 yılları arasında cunta, öldürdüğü 30 bin kişinin çocuklarını da sattı, Cumartesi (aslında Perşembe) anneleri, başlarında bebek bezini simgeleyen beyaz başörtüleriyle toplanarak, yıllarca çocuklarından, torunlarından haber almaya çalıştı.”
Dörtlü, “abla”nın Marco Bechis’in Garage Olimpo, Costa Gavras’ın Kayıp filmleriyle bilip unutamadığı trajedinin ağırlığıyla üzgün, sütunun çevresinde, yerde, beyaz başörtüsü grafikli Perşembe Anneleri rotasını, kardeşinin haksız yere hapiste olduğu düşündüğünden, protesto amacıyla kendisini parmaklıklara zincirlemiş genç adamı, 1. Cunta isimli metro istasyonu girişine yakın konuşlanmış askerlerle birlikte meydanı, Casa Rosada’yı fotoğraflar; meydanda kurdukları platformdan yapılan, alkışlarla kesilen baskın müzik yayını eşliğinde, 6 bin siyâsi tutukluya özgürlük isteyen gençlerin arasından, Katedral’e yönelir.
İsmi olmayan, basamaklı, sütunlu girişin sağ üst kısmında yanar bir meşale ile, geçmişte beş kez yeniden yapılan, harika mozaiklerle süslü Katedral, birinde San Martin’in mezarının da bulunduğu –bir tür- şapeller kompleksi…
Rehberin, “gidiş ve dönüş yönlerinde 6-7’şer hatla, 9 Temmuz Caddesi, 144 metre genişliğiyle Dünyanın en geniş caddelerinden biri… 1936’da yapılan Obelisk… 1900’ler başında bütün eski binaları yıkıp yenilemişler… Meşhur Colon Tiyatrosu, restorasyonda… Ünlü markaların bulunduğu Florida ve Laval Caddeleri… İngilizlerin yaptığı Saat Kulesi, geceleri kapanan büyük metal çiçek…” diyerek sürdürdüğü şehir turu, otelde sona erer.
Akşam yemeği için lobiye inen “abla” grubunu bir sürpriz beklemekte!
Acentenin programında belirtilen, rehberin methedip göklere çıkardığı ünlü Spettus, Cuma akşamına rastladığından, -bu rastlantı aylar öncesinden belliyken- doluymuş! Mini oturumun konusu; “Yemeğin -alakart- bir başka lokantaya kaydırılmasına ne dersiniz?”
“Gidilmeyecekse bizi katma!” uyarısına karşın “Tres Fronteras vaadi…” ile yola çıkıp, Duty Free Shop kılıklı alışveriş merkezinde oyalanmayı, çok daha zengini Rafain kapısına yayılıyken sıcakta, yokuş yukarı, yerli el işleri dükkânı aranıp üvey evlat Este del Ciudad’ın acı sefaletine tanık olmayı, yetmezmiş gibi, bir de İguaçu Şelaleleri’nin Paraguay tarafını göreceklerini “sanırken”, Monday Falls ile yetinmeyi, üstelik tüm bunları “bir ekstra güzellik” ambalajında 55 USD’ye almış olmayı sindiremeyen “abla” açar ağzını yumar gözünü…
Grup çoktaaaan dağılıp, daha Rio’da, herkes kendi başına program yapmaya geçeli çok olduğundan, kala kala bir avuç -şikâyetçi ama sessiz- katılımcı önünde, “abla”nın “…ne demek acenteye ulaşamıyorum?.. aramızdan biri ölse ne yapacaksın?.. buna imkân var mı, acil iletişim hattınız nasıl olmaz?” sorularını da kapsayan uzun konuşmayı –neredeyse- hiç bölmeden dinleyen Siyaset Bilimi okumuş, sükûnetin erdeminden haberli, deneyimli rehber, uzuuun sessizlik sonunda, yemeğin yeneceği yerle ilgili oylamayı sâkince gündeme getirir, “eh bu saatten sonra…” boyun eğişiyle yola çıkılır.
Estilo Campo, girişindeki camekânda, dikey şişlere takılı irili ufaklı hayvanların ateş çevresinde semâzenler gibi, döne döne piştiği lüks bir lokanta… Brezilya’daki et tüketimiyle ilgili konuşmalara rehberin “asıl et tüketimi Arjantin’de!” dediği kadar var.
Bolivya, Brezilya, Arjantin, Paraguay, ve Uruguay’dan geçen, 100 kg’ya kadar tatlı su balıklarının avlandığı Parana Nehri’nin İguazu Nehri’yle birleştiği noktaya Arjantin tarafından bakanlar için, üzerinde bayrağının rengi boyalı bir dikilitaşla işaretlenmiş Paraguay solda, kendi bayrağının renkleri boyalı bir diğer dikilitaşla Brezilya sağda… Yanı başındaki haşmetli benjamin ağacıyla üç ülkenin bayrakları altında yerel rehberin çektiği fotoğraflardan sonra grup otobüse doluşur, havaalanında ayrılacakları Joao’ya bir ağızdan bağrışarak “obrigado!” diyerek teşekkür eder.
Havaalanında, iletişim konulu bir proje kapsamında görünen enstalasyon önünde, sütunda, kanadında 88 yazan kırmızı siyah beyaz çizgili muhteşem bir kelebek!
13:15’te havalanan uçak iki saat sonra Buenos Aires’e konar, çıkışta onları yerel rehber Florencia, nam-ı diğer Çiçek Hanım karşılar. Otobüs -şehir turunu da içeren- yola koyulur koyulmaz karşılarına çıkan Gümüş(lü) Nehir anlamına Rio de la Plata, adının yarattığı hayâlden çok uzak, gürül gürül akan çamurlu sudan ibaret! Kent içinde ilerlerken, rehber “Arjantin 44 milyon nüfuslu, Buenos Aires 10 milyon, yüzölçümü 3 milyon kilometrekare… 1800’lerin başında ağırlıklı olarak İtalya’dan göç almış… Bağımsızlık 1816’da... bizdeki Abdi İpekçi Caddesi ayarı Alvear Caddesi’nde 3 oda 1 salon 5-6 bin peso…” derken, İspanyollardan kurtuluşun 100. yıldönümü anıtı, Türkiye Büyükelçiliği’nin de bulunduğu, elçiliklerin yeşil, güzel, geniş bahçelerdeki binalarıyla, kentin kuzeyine düşen zengin semt Palermo, hem çocuklarla oynarken, hem de at üzerinde heykelleriyle, Florencia’nın “bizim için Atatürk gibi” dediği San Martin Anıtı, 1952’de 33 yaşında kanserden ölen Eva Peron’un, yaşadığı yere yapılan heykeli önünden ve Recoleta Bölgesi’nden geçerek yüksek duvarlarla çevrili Recoleta Mezarlığı’na varırlar.
İçinde Cumhurbaşkanları, ünlüler, zenginlerin gömülü olduğu sokaklar boyunca, kapıları sıkıca kapalı, bazıları perdeli, içerde çiçeklerle süslü bir yükseltide kutuların durduğu küçük mezar evlerinden oluşan koca bir mahalle… Genç ölümü yüzünden babasının çok acı çekerek “kızıma” başlıklı bir şiir yazdığı, kızın köpekli bir heykelinin de bulunduğu mezar ev önünden geçerken rehberin dedikleri; “mezarlıklar milyon dolarlara alıcı bulabiliyor, ölmeden önce sipariş verilip… Katolik geleneğinde tabutta defin yapılır, ceset bu durumda daha geç bozuluyor, çürümeden çok sonra, tamamen ufalanınca kalanı yakarak bir kutuya koyuyorlar, amaç yer kazanmak… okulları ücretsiz yapan Sarmiento Masondu” duvardaki plaketi göstererek “Merkür ve Mason sembolleri…, Eva Peron, ablasının aile mezarlığında yatıyor, ölümünden sonra mumyalanmış, daha sonra, 1974’te 3. kez evlenen kocası tarafından defnedilmiş, her zaman taze çiçek bulunan tek mezar…” Önünde yine bir genç kızın, bir çeşit felç geçirdiğinde öldüğü sanılıp diri diri gömülen Rufina Cambaseres’in heykeli bulunan mezar evi önünden geçerek otobüse yönelen gruba, rehberin Eva Peron hakkında anlattıkları; “Biri metres iki eşli olunan zamanlarda, metresten doğan Eva fakir bir ailenin çocuğu, 15 yaşındayken yaşlı bir tangocuyla Buenos Aires’e geliyor, birkaç ufak iş yapıyor, niyeti aktris olmak, o ara Çalışma Bakanı –çalışma saatlerini 8 saate çekip, radikal iyileştirmeler yapan- Juan Peron ile karşılaşıyor, 3 yıllık beraberlikten sonra, hasta eşinin ölümü üzerine evleniyorlar. Evita, halkın çok sevdiği, onlar için pek çok şey yapmış, Kadın Hakları savunucusu bir kadın.” Tur sürerken devamla, “Ülkenin adı, argent yani gümüş’ten geliyor, gümüş ve hayvancılık önemli gelir kaynakları, Brezilya ile kıyaslanınca orta gelir düzeyinden söz edebiliriz, Cuntalar tarihi geriletiyor, krizler yaşanıyor, 2001 krizinde dükkânlar yağmalandı… Tango’nun beşiği Arjantin… Borges, Buenos Aires’te günbatımı izlemeyen tango yazamaz, der” derken, Tango’nun doğduğu meyhane ve genelevlerin bulunduğu liman, nehir ağzı anlamına La Boca’ya gelir, Caminito’da Casa Amarillo’da otobüsten inerler.
Rengârenk boyalı tenekelerle kaplı tuvalete girip ve alt katındaki yine boyalı teneke Exchange bürosunda para bozdururlar. Ara sokaklara dağılan grubun aksine, buraya daha geniş zaman ayırma kararı alan “abla” küçük grubu, empanadas denen, puf böreğine benzeyen tavuklu ya da peynirli börek ve çayla karınlarını doyurup, her yeni ülkeye geçtiklerinde yaptıkları gibi, -küçük kız kardeşin icadı- magnet alışverişi yaparlar, böylece “magnet kuru” bilgisi edinip, kafalarında en azından bahşiş tarifesini netleştirirler.
Öğle molası biter, şehir turu devam eder; “Normal taksi, Türkiye’deki gibi, Remis dedikleri daha pahalı ama dolaştırmaz… Mutfaklar, göçmen İtalyan ve İspanyol mutfağından etkilenmiş, porsiyonlar tüm Güney Amerika’da olduğu gibi burada da çok büyük… Kırmızı şarapları çok güzel, cerdo domuz, carne et demek… por favor (lütfen) diyerek her şeyi yaptırabilirsiniz… Vücutlarına takıntı derecesinde düşkünler, burası Güney Amerika’nın Estetik Cerrahi merkezi, hatta Amerika’dan geliyorlar. Ahşap harap liman Puerto Madero, büyük paralar harcanarak, (çatılarda bahçelerle) binalar restore edilerek lüks eğlence yerine dönüştürülmüş…”
Grup, Plaza de Mayo’da iner, üzerinde Devrim’in tarihi, 25 Mayıs 1810 yazılı sütunun dibinde toplanıp rehbere kulak verir; “Meydanın bir yanında Casa Rosada Başkanlık Sarayı (çalışma ofisi), diğer yanında Katedral var, Cumhurbaşkanı, kocasından sonra aynı göreve seçilen Cristina isimli bir kadın… bayraklarındaki mavi-beyaz Burbonları simgeliyor, güneş ise İnka kökenli… burada, Mayıs Meydanı’nda sürekli eylemler, protestolar, grevler yapılır. 1976-82 yılları arasında cunta, öldürdüğü 30 bin kişinin çocuklarını da sattı, Cumartesi (aslında Perşembe) anneleri, başlarında bebek bezini simgeleyen beyaz başörtüleriyle toplanarak, yıllarca çocuklarından, torunlarından haber almaya çalıştı.”
Dörtlü, “abla”nın Marco Bechis’in Garage Olimpo, Costa Gavras’ın Kayıp filmleriyle bilip unutamadığı trajedinin ağırlığıyla üzgün, sütunun çevresinde, yerde, beyaz başörtüsü grafikli Perşembe Anneleri rotasını, kardeşinin haksız yere hapiste olduğu düşündüğünden, protesto amacıyla kendisini parmaklıklara zincirlemiş genç adamı, 1. Cunta isimli metro istasyonu girişine yakın konuşlanmış askerlerle birlikte meydanı, Casa Rosada’yı fotoğraflar; meydanda kurdukları platformdan yapılan, alkışlarla kesilen baskın müzik yayını eşliğinde, 6 bin siyâsi tutukluya özgürlük isteyen gençlerin arasından, Katedral’e yönelir.
İsmi olmayan, basamaklı, sütunlu girişin sağ üst kısmında yanar bir meşale ile, geçmişte beş kez yeniden yapılan, harika mozaiklerle süslü Katedral, birinde San Martin’in mezarının da bulunduğu –bir tür- şapeller kompleksi…
Rehberin, “gidiş ve dönüş yönlerinde 6-7’şer hatla, 9 Temmuz Caddesi, 144 metre genişliğiyle Dünyanın en geniş caddelerinden biri… 1936’da yapılan Obelisk… 1900’ler başında bütün eski binaları yıkıp yenilemişler… Meşhur Colon Tiyatrosu, restorasyonda… Ünlü markaların bulunduğu Florida ve Laval Caddeleri… İngilizlerin yaptığı Saat Kulesi, geceleri kapanan büyük metal çiçek…” diyerek sürdürdüğü şehir turu, otelde sona erer.
Akşam yemeği için lobiye inen “abla” grubunu bir sürpriz beklemekte!
Acentenin programında belirtilen, rehberin methedip göklere çıkardığı ünlü Spettus, Cuma akşamına rastladığından, -bu rastlantı aylar öncesinden belliyken- doluymuş! Mini oturumun konusu; “Yemeğin -alakart- bir başka lokantaya kaydırılmasına ne dersiniz?”
“Gidilmeyecekse bizi katma!” uyarısına karşın “Tres Fronteras vaadi…” ile yola çıkıp, Duty Free Shop kılıklı alışveriş merkezinde oyalanmayı, çok daha zengini Rafain kapısına yayılıyken sıcakta, yokuş yukarı, yerli el işleri dükkânı aranıp üvey evlat Este del Ciudad’ın acı sefaletine tanık olmayı, yetmezmiş gibi, bir de İguaçu Şelaleleri’nin Paraguay tarafını göreceklerini “sanırken”, Monday Falls ile yetinmeyi, üstelik tüm bunları “bir ekstra güzellik” ambalajında 55 USD’ye almış olmayı sindiremeyen “abla” açar ağzını yumar gözünü…
Grup çoktaaaan dağılıp, daha Rio’da, herkes kendi başına program yapmaya geçeli çok olduğundan, kala kala bir avuç -şikâyetçi ama sessiz- katılımcı önünde, “abla”nın “…ne demek acenteye ulaşamıyorum?.. aramızdan biri ölse ne yapacaksın?.. buna imkân var mı, acil iletişim hattınız nasıl olmaz?” sorularını da kapsayan uzun konuşmayı –neredeyse- hiç bölmeden dinleyen Siyaset Bilimi okumuş, sükûnetin erdeminden haberli, deneyimli rehber, uzuuun sessizlik sonunda, yemeğin yeneceği yerle ilgili oylamayı sâkince gündeme getirir, “eh bu saatten sonra…” boyun eğişiyle yola çıkılır.
Estilo Campo, girişindeki camekânda, dikey şişlere takılı irili ufaklı hayvanların ateş çevresinde semâzenler gibi, döne döne piştiği lüks bir lokanta… Brezilya’daki et tüketimiyle ilgili konuşmalara rehberin “asıl et tüketimi Arjantin’de!” dediği kadar var.
Etiketler:
Buenos Aires,
Caminito,
Casa Rosada,
empanadas,
Eva Peron,
Katedral,
La Boca,
Plaza de Mayo,
Puerto İguazu,
Puerto Madero,
Recoleta,
Sarmiento,
Tres Fronteras
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
