Pisco Sour etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Pisco Sour etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2011 Cumartesi

Peru’daki yedinci günlerinde “abla” grubu, Cusco’da serbestçe gezerler.

3 Eylül 2011 Cumartesi sabahı Cusco’da hava kapalı. Kalınca giyinen “abla” ile ortanca, kapı pencere camları, ahşap mavi boyalı kepenkli bir başka odada kalan küçük kız kardeş ve teyzeyle, şöminenin yandığı odada buluşur kahvaltı ederler.

Peru’ya varalı beri “sık sık su için” önerisi üzerine her daim taşıdıkları -Peru standardı 650 ml, sin gasnormal, con gas mineralli olmak üzere iki ayrı formatta ve bildik cola markası etiketli- pet şişelerini kuşanır, grubun diğer yarısıyla birlikte yürüdükleri iki sokak ötedeki, Inca krallarından birinin gömülü olduğu tepeye kurulmuş San Blas Kilisesi’nin alçakgönüllü kapısını süsleyen, cephenin yarı boyu yükseklikteki kumaşlar giydirilmiş haçın önünde duraklarlar.


Yerlilerin resim, çanta, şapka, müzik aletleri, taş, gümüş, ahşap ürünleri, el örgü, dokuma ve giysiler yayılı tezgâhları arasına dağılmaları bir dakika bile sürmeyen grup, pazarın üst kenarında müzik yapanlarla, Santa Rosa ile ilgili olabileceğini düşündükleri şenliğin ortasında kalır.

Tezgâhı başında bezden bebekler üreten kadından alışveriş yapan ortanca, ürkütücü bulduğu yan yana dikilmiş dört bez bebek yerine, kucağında bebeleriyle -fark etmese arkasına saplı ip takılı yorgan iğnesi ile alıp götüreceği- birini seçer. “Abla”, 30 S/.’e el örgüsü bere ile yarım parmakları ceple kapanan bir çift eldiven alır.

Fotoğraf makinesine davranana baş ve işaret parmaklarıyla “para” işareti yapan, gösterişli takılarıyla daha bir görkemli Inca savaşçısı ile lama besleyen kadınların işgal ettiği ortası oluklu, dar kaldırımlı sokak aralarına giren “abla” dörtlüsü, küçük bir kapı üzerindeki “Döner Kebab by Mr. Giros” yazılı tabelayı altında poz verip fotoğraflayarak yoluna devam ederken, beyaz bina cephelerine yapıştırılmış gibi duran mavi boyalı balkonların -meydandakilerin aksine- giderek daraldığını gözler.

Qorikancha Müzesi’ne giderken bir cadde köşesinde rastladıkları yaşlı yerlinin önündeki örtüye serdiği meyvelerden, el kol işaretiyle hesaplaştıkları, muz, mandalina ve zor kesilen sert kabuğu içinde zahmete değecek lezzette, jelle sarılı minik çekirdekli maracuja alırlar.


Geçtikleri küçük meydanın ortasındaki anıttan bakan iki iri güzel yüz, Incaların ataları Manco Capac ile kız kardeşi, eşi Mama Ocllo birlikte fotoğraflanmayı hak eder.


Yolları üzerine çıkan Centro de Textiles Tradicionales del Cusco*, grubun dikkatini çekmekte gecikmez. Girişte ortada yerel giysili birkaç yerlinin tezgâhlarında dokuduklarıyla dolu duvarlar; dokuma tezgâhı, iplik, kök boya bilgisi, mankenler üzerinde yöresel, törensel ve detaylı açıklamalarla gelin damat bebek giysileri, coca ile ilgili bir diğeri daha, iyi düzenlenmiş vitrinlerin doldurduğu labirent gibi müzeye açılır.


Teyze, “elindeki aynı annemin örekesi!” dediği Pisac yerlisi giysili bez bebek, ortanca kız kardeş yelek alırken ailenin seyahat gurusu küçük kız kardeş, üzerindeki etikette dokumanın teknik bilgisi yanında, dokuyan 17 Nov. 1981 doğumlu Victoria Ylla Puclla’nın ip eğirirken güler yüzlü bir fotoğrafının bulunduğu, Chahuaytire - Pisac orijinli poncho alır.


Grup müzeye girmeden önce, ara sıra hareketlenen bulutların gölgelediği güneş altında sağa sola yayılmış, Qorikancha Tapınağı’nın yeşil geniş bahçesine bakan Cuscolular gibi banka oturur, yaptıkları meyve alışverişini tüketir. Ayakkabı boyacıları, annesinin ardından iteklediği bebek lamalı küçük kız “gracias!”denince, -Çinli sokak satıcılarının tersine- ikiletmeden çekilir. (Uysal Peruluların, “abla” grubuna hatırlattığı; Çin seyahati sırasında indikleri her noktada satıcıların taarruzu altında bunaldıklarından yerel rehber Li, satıcılardan kurtulmak istiyorsanız “pu yau!” demeniz yeterli, önerisinde bulunur. Her ne demekse bu, çok etkili olur.)


Qorikancha Müzesi’nin, beyin ameliyatı geçirmiş ya da bebeklikte tahta ve bandajlarla sıkıştırılarak–“abla” E. Von Daniken’in bir kitabında bunun, değişik nedenlerle gelip giden Dünya dışı’lara öykünen yerel halkın, onlara benzemenin çocukları için parlak baht sağlayacağı düşüncesiyle uygulandığını okumuştur- deforme edilmiş kafataslarıyla dolu vitrinleri dışında ilk oda Qorikancha’da gördükleri altın renkli tablonun -Ana Altar- Hıristiyan, ezoterik, astronomik, filozofik yorumlarıyla dolu.


Ziyaretlerini oturan mumyalar, metalürji ile ilgili panolar ve örenlerin 1935’teki fotoğraflarına bakarak bitirip birkaç merdiven çıkan “abla” dörtlüsü kendilerini çim Qorikancha bahçesinin ortasında bulur.


Serbest günde grubun ikinci hedefi Tarih Müzesi: Taşların motifler oluşturduğu bahçe zeminine, ikinci kattan bakan kolonyal balkonları, çepeçevre iri küpe çiçeği saksılarıyla süslü müzenin bir kıyısından gelen kadın seslerinden yerel şarkı, ziyaretçileri karşılamakta.


Yerlilerin resim eğitimi alıp katedrali donattıkları tabloların yapıldığı Cusquenian School sanatçılarındanDemocrito Bitti tablolarıyla dolu odayı, konuları çoklukla Hıristiyanlık olan kabartmaların sergilediği oda izler. 25 kuruş iriliğinde taneli olanı yanı sıra, bildiğimiz tek rengi sarı dışında beyaz, krem, kahverengi, kızıl, siyah renkli mısır, cin biberi, sarımsak, coca, yine rengârenk patates, tarla faresi iriliğinde tahılla beslenen, eti az guinea pig (qui) ile mutfak gereçlerinin sergilendiği bölümde, “abla”nın hamaratça not tuttuğu gören Cusco’lu yaşlıca bey gelir, -ne yazık kendi dilinde, anlaşılmamayı pek dert etmeden-gayretle bir şeyler anlatır.


Ahşap zemini gıcırdayan müzenin ikinci katında, kendisine özel bir köşe ayrılan Pisco sour tarifini, bu işlerden anlayanın kolayca deşifre edeceğinden şüphesi olmayan “abla” not etmese olmaz: 3 once Pisco Qebranta, 1 once limon, 1 once Goma, 6 adet buz küpü, 1 adet yumurtanın beyazı shaker’la 10 dakika çalkalanacak, 2 damla Angostura Bitters eklenecek.


1781 tarihli bağımsızlığın ilk metal ve kâğıt paraları ardından karşılarına çıkan, İspanyollara karşı direnişin sembolü Tupac Amaru’nun, yaşamına mal olan isyan konulu büyük tablonun bir yanındaki “o ölmedi, Amerika’nın kalbinde yaşıyor” sözlerini kanıtlayan, halkın acısını aktardığı, dokumalardaki, ortadaki Tupac Amaru figürünün, dört köşedeki atlarla parçalanışını anlatan motif.


İspanyol tarzı yaşamdan izler; çekmeceli tuvalet masası üzerinde seramik sürahi, kâse, perdeli beyaz işli örtüleriyle yatak, ayakucunda işleme kösele deri sandık…


Yarı Inca, yarı İspanyol tarihçi Garciloso de la Vega’nın tablosu önünde annesi Inca prensesi ile babası İspanyol soylusu karşı karşıya durmakta. Odanın öte yanında, 1539 Cusco’da doğup 1616’da Cordoba’da ölen, yüzü 10.000 S/. değerindeki kâğıt parayı süsleyen tarihçi, boynunda Inca güneşi madalyonuyla masası başında; çizimleri yanında bir not “annesinin anılarını onurlandırmak için yazdı”.


Ahşap deri kanepe, koltuk, dibekler, altın, gümüş objeler, oturur vaziyette sergilenmekte birkaç mumya… müzenin değerleri arasında.


Plaza de Armas’ın ardına düşen otel çok yakın ise de grup yorgun; adım başı turizm polisine rastlanan caddede durdurdukları taksi ile 5 S/. ödeyerek 5 dakikada vardıkları otel, bir de, hatırı sayılır -Cusco karakteristiği- yokuşlardan birinin başında.


Yemeklerdeki -bol- tuz yüzünden bir ara tansiyonu yükselen teyze, otele geldiklerinde oksijen desteği ister; 3000-4000 m. rakıma alışık olmayan turistler için ülkenin tümünde hazır bulundurulan ufak, tekerlekli tüp yanına park edilir, şeffaf maske yüzüne yerleştirilir, o sakince beslenirken operasyon yeğenlerince fotoğraflanarak belgelenir. O dakikada, kendilerine bir türlü ulaşamayan -teyzenin kızı-kuzenine mail yazmakta olan “abla” oksijen tüpünden elbette hiç söz etmez.


Akşam yemeği için otelde buluşan sekiz hanım, bayrakları bulunan masaları çevresinde değişik milletlerin buluştuğu, dans gösterisinin de olduğu restorana gider. Uzun sıcak yemekler masasının ucunda parçalanmış servise hazır haliyle pek masum, fareye benzeyen guinea pig (qui) deneyen “abla” grubu, daha çok kemikleri sıyrılarak yenen hayvancığın, sosunu fazla sarımsaklı bulurlar.


Mekânların tümünde bulunan, orada kaç kişinin bulunabileceğini belirten sayı ile koca bir S harfi altında ZONA SEGURA EN CASOS DE SİSMOS yazılı tabela, Perulu’ların depremle yaşamayı öğrendiklerini göstermekte.


Yemek sırasında ardı ardına sahneye çıkan dansçılar önce Flamenko giysileriyle Afrika müziği, sonra Nazca yerel giysileriyle bando tınılı Flamenko eşliğinde dans ederler. Ardından çene kemiğinin enstrüman olarak kullanıldığı dansı izleyen, puma benzeri maskeli dört adamla pırıltılı giysiler içindeki kız ve Amazon yerlilerinin dansları; deniz, çöl, yüksek plato, Amazon türünden çok farklı yeryüzü şekillerinde yaşarken, Peruluların, Afrikalılar ile -bir dönem birlikte yaşadıkları Arapların izlerini buralara kadar taşıyan-İspanyollardan aldıklarını, kültürlerine eklediklerini göstermekte.


Japonların büyük sempati gösterdiği kâğıttan kuyruk yakmaca oyunu ardından programın sonunda sahneye gelen, siyah ponçoları değişik renkli uzun saçaklarla süslü beş adam, aralarında Beethoven’in 5. senfonisinin alkış alan yorumunun da bulunduğu And şarkıları çaldıkları minik konserlerini, “abla”nın bayıldığı Simon ve Garfunkel’dan tanıdığı El Condor Pasa** ile tamamlarlar.

“Abla”nın burçdaşı Sema’nın objektifinden:

https://picasaweb.google.com/101792565612279317346/PeruBolivyaGezisi7Gun3Eylul2011#

*www.textilescusco.org

30 Eylül 2011 Cuma

Peru’daki dördüncü günde “abla” grubu, Kutsal Vadi, Pisac ve Ollantaytambo’da.

31 Ağustos 2011, Çarşamba sabahı 05:00’de uyandırılıp kahvaltıda buluştukları masadaki mahmur sohbet sırasında “abla”, teyzeden, ölümünden 21 yıl sonra, annesinin 70’li yıllarda Kocaeli Üniversitesi’deki hukuk kürsünün kuruluşu için kendisine yapılan teklifi reddettiğini öğrenir. Bir anlamda bu, Oğuz Atay’ın “Bir Bilim Adamının Romanı”ndan sık sık alıntılar yapan annelerinin, ortancanın kariyerine gösterdiği özenin açıklaması olmuştur.

And’ları ilk aşan pilotun adını -Jorge Chavez- taşıyan havaalanında Elisa ile Türk usulü sarmaşıp öpüşerek ayrılan, 9:15’te havalanıp bir saat sonra 3350 m. rakımlı Cuzco’ya konan grup Melbin Hanım tarafından karşılanır. Annesinin kendisine koyduğu ismi beğenmediğinden kızına “güzel ışık” anlamına gelen bir Quechua ismi koyduğunu anlatan Melbin, “yüksek irtifa baş ağrısı, uyku hali yaratabilir, sindirim yavaşladığı için fazla yememek, sık sık su içmek gerek” der, “ancak unutmayın Tanrı’ya daha yakınsınız… Orijinal Quechua okunuşuyla gırtlaktan Qosqo, Latin Amerika’nın kalbi; merkezin merkezi, göbek deliği anlamında, İspanyollardan sonra Cuzco olmuş.”


Grubun, Kutsal Vadi’ye gitmek üzere Cuzco’dan ayrılırken, 1821’de bağımsızlıklarını aldıkları caddede anıtı önünden geçtikleri “Pachacutec 9. ve en önemli kral. 380.000 kişinin yaşadığı Cuzco’nun bulunduğu eyalet 1 milyon nüfuslu.”


Çocukların uçurtma uçurduğu düzlük geride kalırken, “kış sonundayız, güneşli olması beklenirken, hava kadın gibi, aynı günde güneşli, yağmurlu, rüzgârlı der Melbin,“tepelerde kurulan kentlerde gezeceğimiz için şapka, yağmurluk, güneş kremi bulundurun, yüksekte güneş daha yakıcı…”


“Okaliptüs, kökeni Avustralya olmasına karşın, yüksek irtifaya uygun sert ağacı tercih ediliyor, mısırı rüzgârdan koruyor, yakacak olarak kullanılıyor, çok arsız olması ve suyu çekmesi olumsuz yanları… Mavimsi olanlar bebek okaliptüs ağaçları.”


İçinden geçilen köyün kuru otlarla örtülü çatıları üzerinde duran, bir haçın iki yanındaki boğalarla ilgili soruyu “İspanyol etkisiyle gelmiş olmakla birlikte bozulmuş, küt burunlu, şişman ve domuzumsu…” diye yanıtlar Melbin, “iyi şans getirsin diye, koruma amaçlı, bir evin çatısında bunlar yoksa ev metruktur. Bu köylerin bazılarında, çiftçilere eşlik eden, barınan turistlerin katılımıyla sürdürülebilir turizm uygulaması yapılıyor.”


“Incalar İspanyol dayatmasına karşın direnç gösterip inançlarını korudular, halen %20’si saf Inca inancı taşır. Ağustos’ta –doğa, toprak ana- Pachamama’ya sunular vermezseniz, alamazsınız. Tarım iki boğa ve sabanla yapılır, topraklar küçüktür, makineleşmeye ihtiyaç duymazlar.”


Peru’nun kuzeyindeki 3. yüksek zirvesi (6.768 m) Huascaran ile And Dağları’nın başında yer alan Kutsal Vadi’ye yukarıdan bakan bir noktada verilen fotoğraf molasında teyze, Ege’de yol üzerinde satılan, ağzından üflendiğinde öten küçük toprak testilerle paralellik kurduğu kuş biçimli seramik düdükten bir tane (3 S/.) alır.


Ağırlaşıp yağmura dönen havada yeniden yola koyulan gruba Melbin anlatır “Orijinal Pisac tepede, vadideki yerleşim, yerli halkı daha kolay gözaltında tutabileceklerini düşünen İspanyollar zamanında. Taraçalar Inca döneminde tarım amaçlı, şimdi arkeolojik… Incaların yaptığı sulama kanalları yüzlerce yıldır vadiyi suluyor. Evlerini Adobe denen briketlerle yapıyorlar. Topraktan taşı ayıklayıp çamur haline getiriyorlar, imeceyle, dans edip şarkılarla çiğniyorlar, şarap için üzümü de aynı şekilde… Her yüzünü güneşte iyice kurutup kullanıyorlar.”


Yağmur altında turistleri beklerken, parlak renkli dokumalarını, seramik, gümüş, ahşap el işi ürünlerini sergiledikleri yer tezgâhları yanı başında kaynayan mısır tencerelerinin buharında bir köşede besledikleri bebeleriyle, yerlilerle göz teması kuracak kadar bile zaman bulamayan grup, taraçaların tepesine konuşlanmış ören yerine, Melbin’in peşi sıra, incecik patikayı izleyerek girer.


Pisac, orijinal Quechua ismi, kuş demek, Machu Picchu değil mesela, zamanında yaşayanların oraya ne dediğini bilmiyoruz” Elindeki şeffaf dosyadan hiyerarşi üçgenini göstererek anlatır; “en üstte Sapa Inka vardır, kraliyet yetkililerini soylular izler, en altta Ayllu denen köylüler, işçiler, savaşlarda esir alınanlar.”*


Yağmurla iyice serinleyen havada kaybolan satıcılardan son bir ikisini geride bırakıp vadiye inişe geçen grubun tuvalet molası için durduğu iki göz binanın girişinde, sağlık görevlisi iki genç kız, yanında oksijen tüpü, maskesi, düzeneği duran yatak ile ufak bir masanın bulunduğu odadaki katalitik ısıtıcıyı yakmaya çalışmakta…


“Santa Rosa hiç yağmur yağmazken yağan bir yer, adını mucizeler yaratan rahibeden alıyor. Bu hafta boyunca onun adına kutlamalar yapılır” derken Melbin alışverişle de ilgili bir iki tüyo verir “malzemesinden şüphe etmeyeceğiniz tek şey gümüş, saf alpaka 80-100 USD, karışımlar daha ucuz…”


Cuzkenia Beer, %3 alkollü Chica, mor mısırdan limon şekerle kaynatılıp üç gün fermente edilerek yapılan Chica Morada, Piscosour yerel içecekler. Chica evlerde üretilir, kapıdaki direğe bağlanan değişik renkli bayraklarla duyurulur. Bayrak, bar işareti… Kırmızı bayrak çocuklar da içebilir demek, mavi bayrak daha sert içkiyi işaret eder.”


İspanyolların yerlileri yerleşime zorladığı –aşağı- Pisac’da bir gümüş atölyesi gezilir; kullanılan malzemenin %90’ı gümüş, %2’si bakır, ana figürler Pachamama spirali ile Chakana. İncecik gümüş şeritler döşenmiş plakalar -yerel- türkuaz, -yerli ya da Bolivya’dan- sodalit, -Machu Picchu’dan enerji veren- serpentinle ve Incaların altından değerli sayıp sunular için kullandıkları, en değerlisi mor, kırmızı, portakal renkli sedefle renklendirilmekte. Raflar dolusu gümüş arasında “abla” ile kız kardeşleri, ala ala, 100 S/’e serpentinden oyulmuş küçük birer kurbağa, lama ve alpaka alırlar.


Geleneksel toprak sıvalı Anadolu fırınlarının bir benzeri önünde buluştukları rehberleriyle, kendilerine, kürekten aldıkları sıcacık, Arjantin’de tanıştıkları empanadas –peynirli ya da kıymalı bir tür poğaça, 3 S/.- ikram ederler.

Geniş, zengin pazarda alışveriş bir yana, her bir tezgâhı layığıyla gözden geçirmek ne mümkün! Renkli dokuma bir pet şişe askısı, arkalardaki tezgâhında uyuklayan,fotoğraflayalım derken uyanan yaşlı kadından çorap alınır; turist araçları, dağın eteklerine dayanmış pazarın önündeki küçük alana girer girmez, annesinin ardından iteklediği 5-6 yaşlarındaki yerel giysili küçük kız, kucağındaki bebek lama ile –küçük bedel karşılığı-fotoğraflanır.


Öğle yemeği için yola koyulan grup 50 dakika boyunca, And Dağları’ndan çıkıp Kutsal Vadi’de yanı başlarında gürüldeyerek akan, geçen yıl taşkınlara neden olduğu söylenen Urubamba Nehri ile yol alır.


Vadiye dik inen dağlar; “göründükleri kadar dik değil,” der Melbin, “tarlalarda sulama olanağı olmadığından arpa yetiştiriliyor. Arpa güçlü bir bitki, qui’lerin beslenmesinde de kullanılıyor. Ürün fazlası yerleşimlerde tepede depolanıyor. Burası mısırın altın vatanı, 2000’in üzerinde tür var, Ağustos’ta ekilir, yağmur yağmasa da buzul suyuyla Mart’a kadar 2 m’ye ulaşıyor. En iri taneli mısır burada…”


Grubu taşıyan minibüs, bahçeleri avokado, şeftali ağaçlı evler arasında “cazip yer”anlamında, havasının güzelliği yüzünden zamanında Inca’ların saraylarını yaptıklarıYukay’dan sonra, Kutsal Vadi’nin merkezi, 20.000 kişinin yaşadığı, güzel otel ve lokantaların bulunduğu Urubamba’dan geçer, Muna Restaurant bahçesine girer.


Naneye benzeyen yaprakları, kekikle nane arası kokusuyla muna, bakımlı bahçenin patikaları boyunca yayılmış. Öğle yemeği, işine âşık aşçının saygıyla takdim ettiği, mısır çorbası, iri taneli çok lezzetli bir kaç çeşit mısır, bakla boyutunda Lima fasulyesi, kızartılmış muz, alpaka eti, sütlaç ve “abla”nın sert bulduğu yerel içki –yöre üzümlerinden mamul çok sert likör pisco’ya, limon suyu, şeker, yumurta akı ve buz ilavesiyle yapılan- pisco sour


Grubun yemek sonrası gittiği Ollantaytambo girişinde, iri taşlarla örülü hafif eğimli cepheleri, ikizkenar yamuk kapılarıyla evlerle bir kenarında şıkır şıkır temiz su akan ince kanal bulunan aynı dokudaki cadde için, “tipik Inca caddesi…” der Melbin, Ollantaytambo bir diğer önemli Inca şehri, her biri gibi özgün ve ruh taşımakta… Ollanta İspanyolca komutan demek, Tambo ev, şehir. -Pachacutec’in kızına âşık olan- İspanyol komutanın yeri anlamında…”


Rüzgârlı, soğuk havada yükselen taraçalar boyunca tırmanan gruba, Melbin’in ilk taraçada anlattıkları: “Buranın Pisac’tan farkı, o, İspanyolların sürgününden önce tepedeydi, burada yarısı tepede yarısı tabanda. İspanyolların yaptıkları kiliseler Inca mekânlarıyla iç içe. Kiremitler kalksa, eski sistem otla örtülü çatılar konsa görünüm 1000 yıl öncesi gibi olur. Dağlarla çevrili stratejik bir nokta, bir kale. Son 10 yılda kalıntıların %40’ı restore edilmiş. Teraslama, toprağı korumaya yönelik, tümü doğuya bakıyor.”


Melbin, ikinci taraçada soluklanan grubun dikkatini, karşıdaki dağ üzerindeki -Viracocha- yüz ile ardına düşen odacıklı görüntüye –Viracocha’nın sırtında, bereketi taşıyan çuval- çekerek“önceleri cezaevi sanılan yer tahılların depolandığı binalar, uzak görünüyor ama onlar buraya sürekli çıkıp inmişler. Cezaevi uygulaması yok, üç tip ceza var, ilk ikisi kötü davranışın düzeltilmesi için zor ve ağır çalışma, itaatsizlik en ağır suç, cezası yakılmak.”


Üçüncü taraçada “zamanında sıvalı” tapınak duvarları önünden geçerken grubun sorusu üzerine Melbin, iri taş bloklar üzerindeki çıkıntılarla ilgili teorileri sıralar; “blokların yerleştirilmesi için kullanılıp sonradan ufaltılıyor, bir şey bağlama amaçlı ya da bir tür şifre…”


Rüzgârın iyice şiddetlendiği dördüncü taraçada, altında rampa işlevi gören taşların bulunduğu pembe renkli yarım işlenmiş blok önünden geçip, 40 km ötede Machu Picchu’nun bulunduğu, buzulların beyazladığı dağlar fonu önünde, küçük alanda bir araya gelen grup, her biri tonlarca ağırlıkta, üzerleri Chakanalar işli yan yana 6 blok, Güneş Tapınağı önünde Melbin’i dinler: “Din çok karışıktı Inca sadeleştirdi. Ortasında yaratıcı tanrı Viracocha bulunanChakana, ateş, su, hava ve toprak elementleri dışında üst, yaşadığımız orta ve alt dünyayı sembolize eder, üç temel ahlaki prensibi tekrarlar; çalma, tembellik etme, yalan söyleme.”


Kasabaya inen, bazıları giysili güzel cins köpeklerin gezindiği -Melbin’in demesine göre her birinin evi varmış-, sokaklar arasında gezen grup, havanın kararmasına yakın meydana döner, yerel giysili kadınlarla –birkaç kuruşa- fotoğraf çektirir. Kendileri sıcacık otellerine dönmeye hazırlanırken, kabarık etekleri altında ayakları çıplak ya da sandaletli kadınların bebelerini sırtlarına bağlayıp alacakaranlıkta, akşamın soğuğunda –yine Melbin’in demesine göre- köylerine yürüyecekleri gerçeği “abla”nın içini burkar, yüreğini üşütür.


Yukay’daki otel 18. yy.dan kalma, bahçe içinde bir manastır. Girişinde iri bir mısır figürü olan sakin şapel çiçeklerle süslü. Ahşap oda kapılarını ellerine verilen uzun saplı eski tip anahtarlarla nasıl açıp kapayacaklarını çözmeleri epey zaman alan kız kardeşler önce bunu, sonra, biri beyaz diğeri siyah iki lamanın huzurla otladığı bahçenin bir köşesindeki domates ağacını hayretle, şömine üzerine dizili pek çok kömürlü ütüyü de teyzenin hayranlığı üzerine fotoğraflarlar.


“Abla”nın burçdaşı Sema’nın objektifinden:

https://picasaweb.google.com/101792565612279317346/PeruBolivyaGezisi4Gun31Agustos2011#


*http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nka_%C4%B0mparatorlu%C4%9Fu

22 Ocak 2009 Perşembe

15 Aralık 2008, “abla”, kız kardeşleri ve teyze ile grubu taşıyan uçak, karlı And Dağları’nı aşar, Şili’nin başkenti Santiago’ya ko

Aralarında, doktorlar, işadamları, kıdemli bankacılar, TV program yapımcısı, pedagog, öğretmen… saygın kişilerin bulunduğu grup, ekstralara giydirilen “kriz farkları” üzerine soruşturmaya başlar ve ilk elde İguaçu’daki Rafain yemekli gösterisinin, kendilerine, diğer turistlere satıldığı fiyatın yaklaşık üç katına pazarlandığını görürler. Bu, acenteye bayram tatili nedeniyle ulaşamadığını iddia eden rehber ile grup arasındaki çekişmenin zirvesidir. İzleyen günlerde, kalınan otelden tur alarak, bağımsız programlar yaparak gezenlere –protesto etkili olur, daha sonra katılımcılara, cüzi de olsa, bir miktar geri ödeme yapılır-, Arjantin’den Türkiye’ye dönecek çift de eklendiğinde grup, sadece, bir ülkeden bir diğerine geçerken bir araya gelir.

15 Aralık sabahı
, Buenos Aires’te pek çok büyük taşıtta gördükleri, her tekerleğin jantına bağlı antenle sürekli hava basıncı kontrolünün yapıldığı otobüse tam kadro binerek, Şili Santiago’ya gitmek üzere, havaalanına yollanırlar. Rehber, gruba -önemini daha sonra anlayacakları-, Şili’lilerin, ambalajsız yiyecek, et ve süt ürünleri konusunda çok titiz olduklarını, ahşap hediyelik vs. için de mutlaka beyanda bulunmamız gerektiğini, sabırla uzun uzun anlatır.

9:10’da havalanan uçak, “abla”ya, ‘70’li yıllarda gördüğü, yaşanmış bir olayı anlatan, düşen uçaktan sağ çıkıp, hayatta kalmak için ölenleri yeme/yememe kararı vermeleri ve uygulamaları üzerine çok sert filmi hatırlatan, küçük kız kardeşin hayranlıkla fotoğrafladığı karlı And Dağları üzerinden geçerek Şili’nin başkenti Santiago’ya konar.

X-Ray’den geçen “abla”nın bavulu açtırılır, içindeki bir kavanoz –kapalı- karamelli, sütlü tatlı ile çantasındaki –beyan ettiği- ahşap hediyelik, güler yüzlü bir gümrük görevlisince kontrol edilir. Grubun tümü, rehberin bir keresinde bir elma için ceza ödedim dediği “özen”den nasibini alır. Ardından, didiklenme travmasını atlatırlar ve saatlerini 1 saat daha geri alırlar.

Yerel rehber Merlyn Hanım’la tanışan grup, serin ve kapalı havada otobüse yerleşip kente yollanır. Rehberin anlattıkları; “1 USD, 600 peso, asgari ücret 300 USD… Rakım 500 m., iklim kara iklimi özellikleri gösteriyor, Şili nüfusu 15 milyon, 6 milyonu Santiago ve çevresinde oturuyor, yüzölçümü 748 bin kilometrekare, Türkiye gibi… Kuzeydeki Atacama Çölü Dünyanın gerçek anlamda kuru tek çölü… Güneyde fiyordlar var. Yerleşim ülkenin orta kesiminde… Tarım önemli, Santiago’nun kuzey ve güneyinde tarım alanları, İsviçre gibi çok yeşil, modern, turistik kasabalar var… Patagonya “büyük ayaklılar ülkesi” demek, İspanyollara bu ismi takıyorlar… En güney Ateş Toprakları… Şili adı İspanyolların verdiği Chilipepper’dan geliyor, uzun ince şekli nedeniyle… İspanyollar geldiğinde deri ve mum üretimi var, yoksullar, sonraları nitrat, demir, bakır, altın yanı sıra ormancılık, birinci kalite meyve, sebze, koyun, yengeç bacağı türünden deniz ürünleri hatta bilgisayar programcılığı ihraç eder olmuşlar. Gümrükteki titizliklerinin temelinde bu var… And Dağları’nın Şili’deki en yüksek tepesi 6000 metre, ülkenin kuzeyden güneye uzunluğu 6000 km.”

Şehir turunda ilk durak, Başkanlık Sarayı olmadan önceki işleviyle anılan, 1780’lerde bozuk paranın basıldığı yer, darphane anlamında La Casa Moneda; “abla”nın evde hüzünle yaşanan anılarında, içinde, solcu, idealist başkan Salvador Allende ile, top ateşine tutulan bina! Allende, 1971’de başa gelir, ilk işlerinden biri Amerika denetimindeki madenleri kamulaştırmak olur. 1974’te Pinoche başkanlığındaki Cunta, içinde Devlet Başkanı ile Başkanlık Sarayı’nı, -Merlyn Hanım’ın demesine göre- 20 dakika süreyle, -eliyle göstererek- sol taraftan top ateşine tutar, -yine Merlyn Hanım’ın, Şili’de kimsenin inanmadığını söylediği- Allende’nin baskın sırasındaki intiharından sonra Pinoche burayı kullanmaz. 16 yıl iktidarda kalan diktatör Pinoche, aklî dengesi yerinde değil denilerek hiçbir zaman yargılanmadı, Aralık 2006’da 91 yaşında öldü.

Allende’nin heykelinin de bulunduğu, büyük, güzel binalarla, Postane, Tarih Müzesi, Belediye Sarayı, Başkanlık Sarayı ile çevrili, bir köşesinde bez afişlerle etkinlik gösteren bir grubun imza topladığı hareketli meydan Plaza de Armas’ın diğer kenarında, Marco Polo’da bol taze sebze yiyerek, günlerdir yenen bol baharatlı etin yıkımını onarma çabaları, bedenlerce memnuniyetle karşılanır. Tura devam etmek üzere toplanma zamanına kadar, “abla”nın küçük kız kardeşi fotoğraf çekerken, yanlarına yaklaşan ufak tefek göbekli bir adam, makineyi işaret ederek, “kapıp kaçma” beden diliyle, tehlikeye karşı onları uyarır.

Santiago’yu tepeden görme niyetiyle San Cristobal Tepesi’ne tırmanan yola sardıklarında rehberin anlattıkları “İspanyol olup burada doğanlara criollo diyorlar, İspanyolcayı köylü şivesiyle konuşuyorlar… Gelir dağılımı Brezilya’daki gibi, farkı, çok fakirlerin de okul, hastane gibi olanaklara sahip olmaları… Daha yoksul Bolivya, Peru, Ekvador’dan gelenler burada hizmetçi olarak çalışıyorlar. Oldukça tutucular, 2004’e kadar boşanmak, kürtaj halâ yasakken, Cumhurbaşkanları, bekâr, bir kız çocuk annesi Michele Bachelet; nasıl seçilebilmiş?, babası Pinoche döneminde işkence altında ölmüş… halk için çok iyi işler yapıyor, tutuyorlar…”

Kirli, puslu havada, kentte belli belirsiz seçilen –gruptaki inşaatçıları görüş ayrılığına düşüren- çelik konstrüksiyon, Merlyn Hanım’a göre, bitirildiğinde 70 katla, Güney Amerika’nın en yüksek binası olacakmış. Teleferik, havuzlar, Japon Bahçesi vs. ile geniş bir alanı kaplayan parktan geçerek balkonları botanik bahçelerini aratmayan apartmanların arasından Apoquindo Caddesi’ndeki Atatürk Anıtı’na ulaşan grup otobüsten iner. Ankara, Kavaklıdere’deki Şili Meydanı ve okuluyla karşılık verilen, ortasında şıkır şıkır bir fıskiyenin kristal damlalar saçtığı, bakımlı, çiçekli bahçenin önünde, granit blok üzerinde bir Atatürk rölyefi. Plakette ise “Mustafa Kemal Atatürk, eşsiz kurucu, vatanının sadık hizmetkârı, inancını kendi halkıyla paylaşmıştır, onun kendisini halkına nasıl adadığını, biz de bu anıtı buraya koyarak gösteriyoruz…” şeklinde çevrilen bir ithaf!

Rehber, Şili bayrağındaki kırmızının şehit kanını, beyazın buzulları, mavi zemindeki yıldızın da inanılmaz güzellikteki yıldızlı Şili göklerini simgelediğini anlatırken, Alman Çeşmesi yanından, İtalyan Alanı’ndan geçerek otele varan grup oda dağılımı yapılırken, “abla”nın, vitrinlerdeki mavi taşlı mücevherlere bakarak vardığı sonuç, -Afganistan dışında- Güney Amerika’da Şili, lapis lazulinin vatanı… Odalarına eşyalarını bırakıp keşfe çıkan dörtlü, dönüşte, hoş geldiniz! kokteylinin adını öğrenmek ister; barmen Florindo, büyük zarafetle bundan fazlasını yapar, –sonradan rehberin tercüme ettiği- Pisco Sour tarifini “abla”nın küçük defterine yazar: yarım limon suyu, iki kaşık toz şeker, bir yumurta akı, beyaz şarap ve buz, blender’da çırpılacak…

Aralarında, bildiğimiz yemeklerle El Mezon del Sultan isimli Türk Lokantası‘nın da bulunduğu, kaldırımlara yayılmış –daha çok- birahaneleriyle Bohem semt Bellavista’da küçük bir tur atıp Los Adobes de Argomeda’ya giden grup, pisco sour ikramı ardından avokadolu karides, somon, meyve kokteylli dondurma, kendi ürünleri nefis beyaz şarap ve kahveden oluşan yemeklerini yerken, kırmalı kabarık elbiseli dansçılara, def, akordeon, iki boy gitar, flüt ile eşlik eden hasır şapkalı, pançolu müzisyenlerin –And Dağları- melodilerini, Brezilya ve Arjantin folklöründen farklı bulan “abla” için gecenin sürprizi, Şili’den 3500 km. uzakta, Pasifik Okyanusu’nda yer alan, Easter ya da Paskalya, yerli dilindeki adıyla Rapa Nui yerlilerinin, çıplak ayak, saz etek yaptıkları danslar!

İlk olarak, anne babasının kitaplığında Norveçli denizci Thor Heyerdahl’ın salla yaptığı okyanus yolculuğunu anlatan (“abla”nın daha sonra İskandinavya gezisi sırasında karşılaşacağı) Kon-Tiki isimli kitapta, daha sonra, E. von Daniken’in, Yıldızlara Dönüş, Tanrıların Şoku ve Yüce Tanrı’nın İzinde kitaplarında adına rastladığı, bir kısmının yüzleri denize dönükken, bir kısmının sırtı dönük, kırmızı şapkalı, parlak gözlü yaklaşık 600 adet, tonlarca ağırlıktaki heykelle, esrarengiz volkanik Rapa Nui Adası yerlileri, çok da hareketli, güzelim müzik eşliğinde sahnede dans etmekte!