Cuzco etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cuzco etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ekim 2011 Çarşamba

Altıncı Peru gününde “abla” grubu, Cuzco, Saqsaywaman, Q‘enko, Tambomachay ve Pucapucara’da.

2 Eylül 2011 Cuma sabahı, -uykuları, önceki gecelerde saat 3 civarı bölünen- “abla” ile ortanca sonunda uyum sağlar, 6:00’da şen şakrak bir kuşun az çığırtkan şakımasıyla uyanırlar. Gruba önceden verilen hava tahmininin tersine, hava açık.


3.400 m. rakımlı Cuzco’nun San Blas esnaf mahallesindeki otelin, bakımlı avlu çevresine, bir, iki, üç kat düzeninde dizili odalara tepeden bakan girişi, geleni, dibine yığılı bir kucak odunun çıtır çıtır yandığı soba ve sıcacık coca çayı ile karşılar. Bir kat altta, eski güzel binanın köşesi şömineli salonunda kahvaltı eden grup, kapı alınlıkları aile armalarıyla süslü eski evler önünden dar sokaklar boyunca inip, bindikleri minibüsle Cuzkenia Beer fabrikası önünden geçerken Melbin, içenlerin yorumlarına dayanarak Cuzco üretiminin yerel tahıllar dolayısıyla Lima’dan lezzetli bulunduğunu söyler.


“İlk ziyaretimizi Santa Domingo Manastırı içindeki Inca, Qorikancha Tapınağı’na yapacağız, tuhaf ama bu tüm Cuzco için söylenebilir. Kutsal yerler hep üst üste inşa edilmiş. Cuzco sismik bir şehir 300 yılda bir tümden yıkılıyor, sonuncusu 1950’deydi, telaşa gerek yok. Inca’ların depremle mücadele yöntemlerine ulaşılamadı.”


Önündeki geniş çim alan yanından minibüsle küçük yokuşu tırmanan grubun karşısına çıkan, manastırın ön duvarına yapıştırılmış gibi görünen çok iri taşlarla örülü gri duvar gerçekten tuhaf!


Manastır girişinde tarihçi Garcilaso Inca de la Vega tablosu önünde toplanan gruba Melbin, Inca prensesi anne ile İspanyol babanın çocuğu, (yarı Inca yarı İspanyollara Mestizo deniyor), her iki taraftan bilgi topladığından çok önemli tarihçi hakkında bilgi verir. “Tapınağın üzerine manastır yapılmadan, 6 yaşlarındayken gördüğünü, çizimleriyle kitaplarında da aktardı.”


26 papazın yaşadığı manastırın biri kapalı iki avlusundan ziyarete açık olanın sütunları ardında yer alan, korunmaya alınmış Inca tapınağı kalıntılarında Melbin anlatır: “Machu Picchu’da gördüğünüz, araya bir kâğıdın bile giremeyeceği harçsız mimari ustalığını burada da göreceksiniz. İspanyolların bir kısmını yok ettiği Gökkuşağı ve Şimşek Tapınakları simetrik iki yapıydı. Yazın çok gökkuşağı görülür, büyükannem parmağınla gösterme düşer derdi, o saygı yaratmak istiyordu, biz etkileniyorduk, benim çocuklarım güler geçer. Korunma olmadığından yıldırım çarpması yangınlara ölümlere neden oluyordu, ölüme neden olanlar ikinci sınıf Tanrı addedilirken, sağ kalanlara seçilmiş gözüyle bakılıyordu.”


Melbin, ayaklarını bitiştirerek durmasını istediği “abla”nın küçük kız kardeşini hafifçe iter, sallanınca bir de bacaklarını açarak durmasını ister, tekrar ittiğinde sağlam duruş nedeniyle gözlenen sallanmama durumu, ikizkenar kapı, pencere ve yapı cepheleriyle özel Inca yapı tekniğine iyi bir örnek olur.


Tarım hayvancılık yapılan terasları, zamanında, doğal boyda altın heykellerin süslediği bahçelerden, altın gümüş yapraklarla kaplı yüksek duvarların ayırdığı maket üzerinde anlatılan: “…Yıldızlar Tapınağı ile %90’ı yok edilmiş Ay, tamamı yok edilmiş Güneş Tapınakları’nı görüyoruz. Amaç İspanyol Haç’ını yerleştirmek.”


Taşların birbirlerine dikey olmaları durumunda girinti ve çıkıntılarla, yatay iseler T şeklinde oluklara eriyik bronz akıtılarak depreme karşı esneklik sağlayacak biçimde örülmesini anlatan Melbin, “taşlar eşit olmadığı için matematiksel mükemmellik gerektiriyor, düzeltme ve cila sonrasında…”


Manastırın ortasındaki bahçenin bir köşesinde, omzunda ufak bir adam maketinin olduğu iki üç adam boyundaki iri maket için “baharda birçok kutlamalar, geçitler olur” der Melbin, “maketler yapar, yarışmalarla en iyiyi seçerler, Rio karnavalı gibi ama daha geleneksel.”


“Inca’nın niye yıkıldığının ipucunu veren tablo; ilk eşten olma Cuzco doğumlu ilk oğul tahtın varisiyken, ikinci eşten olma oğul, hizmetkârların taşıdığı Atahualpa solda, Pizarro sağda… Kuzeyde doğduğu için Kuzey ona, Güney de kardeşi Huascar’a verilmişti. İspanyollar böyle bir kardeş kavgası ortasına geldiler. Tuzağa düşürdükleri Atahualpa, Pizarro’ya odalarını ellerinin ulaştığı yükseklikte –yaklaşık 90 milyon dolar- altınla doldurabileceğini söyler. Daha fazlasının peşinde olan Pizarro altını aldığı halde, o arada kardeşi Huascar’ı öldürten Atahualpa’yı öldürtür.”


“Gümüşle kaplı Yıldızlar Tapınağı; Haziran Temmuz’da 3700 metreden gökyüzü temiz görünür, Samanyolu ile Chaska dedikleri Venüs’ü gözlüyorlar, bulutsuları hayvanlara benzetiyorlar. Ay dişil, Güneş eril, yıldızlar çocuk… Duvarları kaplayan altınla gümüşü sıyıran İspanyollar hasarı resimlerle örtmüşler. Depreme teşekkür borçluyuz, İspanyolların yaptıkları yıkılınca Inca ortaya çıktı.”


“Tüm imparatorlukta törenlerle kutlanan, 21 Haziran’da günışığının düşüşünün gözlendiği törensel niş, Güneş Takvimi… Hala izlenebiliyor, İspanyollar önce ahşap kapıyla örtmüşler, deprem sonrası restore etmişler. Üzerindeki delikler altın, gümüş, deniz kabukları için.”


Bütünüyle gümüş kaplı –Inca- Ay Tapınağı’nın kalan parçası, -İspanyol- Manastıra bir kemerle bağlanmakta. “İspanyollar, Güneş Tapınağını, kafasını kesersek bedenini kullanabiliriz diye düşünerek, tümüyle yıkıyorlar. Sonuçta insanlar buraya ibadet için geliyorlardı.”


Karşılaştıkları altın gibi parlayan pano için Melbin, “Avrupalıların Qechua sembollerini açıklama amacı taşıyor” der, “ama çok sulanmış, Inca güneşi hiçbir zaman gözü kaşı olan bir surat olarak çizilmemiştir.”


Bir köşesini adam boyunda rezene, küpe, pek çoğu ağaçlaşmış çiçeğin süslediği bahçe geçilir; minibüse binen grup, yayalığı teşvik için bazı kısımlarının trafiğe kapandığı, ortasında Pachacutec’in altın renkli heykeli dikili parkın bulunduğu, şehrin tarihine tanık büyük meydanının bir kenarını kaplayan Cuzco Katedrali, çepeçevre alçak dağlar önünde olduğundan çok daha heybetli görünmekte…


“Soyluların evleriyle çevrili dikdörtgen meydanda yer alan Katedralin yerinde Viracocha’ya adanmış bir tapınak vardı, İspanyollar her şeyi yıkıp yok ettiler ama taşları kullandılar. İspanya Kraliyet ailesi, buraya Hıristiyanlığı yayma amacıyla gelen din adamlarını destekledi; aralarından beşi çok önemli, biri geri dönmüş, üçü ölmüş, biri sağ… Colomb ve diğer fatihlerden aldıkları bilgilerle gelenlerin asıl amacı altın, gümüş, ilk işleri kamuflaj amacıyla basit bir alan seçip bir haç dikmek.”


“Katedralin yapımı depremler ve parasızlık yüzünden 140 yıl sürmüş, deprem yapı tekniğine sahip değillerdi bir de altın vardı ama para yoktu, cennette yer vaat ederek yerli halkı çalıştırdılar. İki şapelli, Latin haçı formlu binanın yapımında üç mimar var.”


1723’te bitmiş, sade tavanla tezat sedir ağacı üzerine altın varaklı altar ve duvarlarda çerçeveli aynalarla süslü “Kutsal Aileye Adanmış Şapel halka kapalı ama para ödeyip nikâhlar için kullanılıyor.”


“Pazar ayinleri Qechua dilinde… Ana kilisede, dönemi anlatması bakımından önemli 300 tablo var, açılan okulda yerel ressamlar eğitilmiş, perspektifi yeni öğrenmişler… Çok güzel yüzlü anlamına La Linda diye anılan Cuzco’nun patronu Meryem hamile, Katolik sembollerin Inca anlayışıyla yorumlanışı diyebileceğimiz dağ şekilli elbisesi, altın ve elmaslarla süslü.”


“1650 tarihindeki meydanı ve depremi anlatan tabloda kiremit çatılı ilkel kilise görülüyor; tüm İspanyol yapıları çökerken halk İsa heykelini dışarı çıkarıyor, deprem durunca İsa, Depremlerin Lordu diye anılmaya başlıyor. %80 anonim tablodaki yerleşim aynen korunmakta, yalnız İspanyollar meydanı ikiye bölmüşler.”


Inca katili (Jacomo) James’in resmi, ters ışıklı oluşlarını “abla”nın dikkat çekici bulduğu iki tablo, “Meryem tablolarından ikincisi, -gözlerin sizi izlediği, tümüyle Avrupai tarzda- bebekle Madonna”, bir elinde gelin buketi diğerinde İsa’yı taşıyan önü dilek kâğıtlarıyla dolu aziz tasviri, Depremlerin Lordu İsa; “gövde için tahta yerine papier mache benzeri bir teknikle güçlü kaktüs cinsi agave kullanılmış ve lama derisiyle kaplanmış. Elleri, yerlilere benzeyen –yürümekten deforme- ayakları ile şamdanların isinden, Haziran’da Paskalya’da (Holy Monday) dolaştırılırken üzerine serpilen çiçek tozlarından koyulaşan rengi benimsenmesini kolaylaştırmış.”


Yapımı 40 yıldan fazla süren, Güneşin doğuşunu sembolize eden bakireye adanmış, tümü sedirden oyulmuş muhteşem koro kısmı, ortadaki orgu çevreleyen rahip, aziz, azize kabartmaları yanında kolçaklardaki -Inca etkisi- mısır figürleriyle süslü.


Ana altarın 1250 kg gümüşle kaplı taş sütunları önünde duran, yağmurlar yağdıran azize “Santa Rosa heykeli bu hafta boyunca yapılacak törenlerin bir parçası… Peru, Meksika’dan sonra en çok gümüş ihraç eden ülke, altında da 10 ülke arasında.”


Avrupai tarzda, kadınımsı hatlar ve küçük kafayla çizilmiş İsa tablosu ardından girilen oda, ilk rahipten başlayarak, hala işbaşında olan dâhil, din adamlarının tam listesi yanında tablolarıyla dolu; “abla”ya son film festivalinin en iyi filmi dediği Yağmuru Bile’deki rahibi hatırlatan “ilki üç yıl kalmış, Incalardan yana tavrı yüzünden, burasıyla ilgili İspanya’da sadece yalanlar söyleniyordu dediği için geri çağrılıp öldürülmüş.”


Mestizo Marcos Zapata’nın Son Yemek tablosu; teknik hatalarla dolu resimde “yerli giysileri içinde İsa havarileriyle, yerel meyveler, mısır, guinea pig yiyor, chica morada içiyor. Pizarro’ya da benzetilen Judas’ın yüzü siyah… Heykellerde İsa’nın üzerindeki süslü etek Incalardan geliyor, spor yarışmalarının galipleri aynı zamanda ergenlikten erkekliğe geçişi sembolize eden siyah etek giyerlermiş.”


“Fethi simgeleyen 1533 tarihli ahşap ve kıymetli taşla bezeli haç orijinal; ilk basit şapele konmuş, ilk yerinde de korunmuş.”


“Garcilaso Inca de la Vega’nın küllerinin yarısının olduğu konduğu şapel; Atahualpa ve Huascar’ın anneleriyle, de la Vega’nın annesi kuzen. 60 yaşından sonra yazmaya başlamış, yaşamının son kısmını geçirdiği İspanya’da öldüğünde, 1976’da, İspanyollar küllerinin yarısını, yarı Inca olduğu için Cuzco’ya yolluyorlar.”


Tüm konuşmalarında “n” sesini vurgulayarak “Innnca” diyen Melbin’in dikkat çektiği, küllerin yarısını taşıyan gümüş sandık üzerinde, Inca sembolleri ile İspanyol ordu armaları bir arada.


Minibüse doluşup şehir dışına çıkan grup, puma biçimli Cuzco’nun başı, aynı zamanda şehri koruyan, düzlüğe dayanmış üç kademe zigzag biçimli duvarları çok iri taşlarla örülmüş Saqsaywaman’da iner. Çok geniş alana yayılmış bir tapınak olan yapıyı “ilk gördüklerinde insan yapımı olduğunda şüphe eden İspanyollar kale sanmışlar, taş ocağı olarak kullandıklarından yapıdan geri fazla bir şey kalmamış. En büyüğü 120 ton olan kireçtaşı bloklar 7 km. uzaktan getirilmiş, gelme ve yerleştirilme macerası şaşkınlık yaratmış, blokların altına çukurlar açıyor, yerde yarım yapıp kütüklerle yerleştiriyor, yerinde tamamlıyorlar. Çalışamayacak kadar hasta ya da yaşlıların yaptığı müzikle, coca desteğiyle…”


Birkaç basamakla çıkılan ilk kademede “duvarların daha yüksek olduğunu düşünün” der Melbin, “labirent gibi, zigzag oluşunun anlamı bu, iri delikler drenaj amaçlı, yoksa duvar gerisindeki küçük taşlar dökülürdü, zeminde de aşağı su geçirmeyen kil tabakası var.” Tuvalet, banyo ihtiyacı sorusunu, “nehirlerde” diye yanıtlar, “tuvalet foseptikle, dolunca üzerine kül döküp tekrar kullanıyorlar.”


Duvarlar boyunca yürüyen grup -epey zaman kuzu sandığı- bebek alpakaları kucaklarında birkaç yerliyle karşılaşınca, kısa bir fotoğraf ve bebek alpaka sevme molası verilir.


“And’ların spritüel merkezi” tabelası yanında 1 USD’a fotoğraf çeken dâhil, satıcılar ısrarcı değil. Minibüste ayakta, laptopunda tanıtımını yaptığı belgesel CD’lerini 30 S/. (10 USD)’e satan adam ören girişine bırakılır, grup okaliptüs ve kekik kokuları içinde yoluna devam eder.


İndikleri yerde, çepeçevre ikizkenar yamuk pencerelerle çevrili meydanın ortasındaki iri kaya önünde durur, Melbin’i dinlerler: “1942’de arkeolojik kazı sırasında ortaya çıkan Q‘enko, reenkarnasyon üzerine konuştuğumuz yer olacak. İspanyollar şeklini bozduğundan ilk halini bilmiyoruz, puma olabilir.”


Mağara içine ilerleyen dar kısa koridor, basamaklı yekpare taşın bağlandığı masa yüksekliğinde kaya önünde sona erer: “Mağarayı, gömü öncesi mumyalama işlemi için çalışabilecek kadar genişletip taşı düzeltmişler. Göğsü yarıp coca yapraklarıyla hazırlanmış suyla yıkıyorlar, çıkarılan iç organlar gömülüyor, gövde cenin pozisyonunda kumaşlarla sarılıyor. Sonraki yaşama hazırlık olan mumyalama daha çok imparator, ailesi ve asiller için, adak gençler hariç herkesin iç organları çıkarılıyor ama halktan kimseler mağaralardaki mezarlara konuluyor. Kralların –sadece- kalplerinin külleri Qorikancha Tapınağı’nda altın kaplarda saklanıyor; beden, condor ona yeni bir ruh getirene dek onunla konuşarak, sarayda saklanır. İspanyollar sarayda çok iyi saklanmış 12 mumya bulmuşlar, halka, gidip gömmelerini söylüyorlar, halk direniyor, İspanyollar yakmaya hazırlanırken 8 tanesini kaçırıyorlar. Reenkarnasyon için bedenin tam olması, mesela kafası kopan askerin başının bulunması gerek.”


3765 m. rakımdaki Tambomachay, soylulara ait çeşmelerin bulunduğu kutsal bir alan. Çok sert esen rüzgârda hafif eğimli taş döşeli yolu tırmanırken grup, yol boyu otlayan lama ile alpakalar arasındaki farkı öğrenir: “Alpakalar daha ufak ve gözleri çukur”.


“Suya adanmış bir tapınak, Tambo şehir Machay dinlenme anlamında, halk nehir boylarında bayram yaparken soylular burada” diye anlatır Melbin, “taş duvarın ilk iki sırası restore edilmiş, 3. ve 4. sıra orijinal. İlk sırada iki, ikincide bir çeşme var, kaynağı belirsiz yeraltı suyu, doğa ana Pachamama’nın hediyesi. Kaplar aynı anda doluyor, debi aynı, mükemmel düzenlenmiş. İçenin ikiz, üçüz doğuracağına inanılıyor, biz içsek büyük ihtimalle hastalanırız, dağda yaşayan kadınların metabolizması farklı.”


Orijinal, taşıyıcı Inca duvarlarını izleyerek dönerken, kiliseye, azizlere gitmediğini, dua etmediğini, kendine göre ibadet ettiğini söyleyen Melbin, İspanyol turistlerle atışan rehberler konusunda, “tarihi eşelemenin anlamı yok” der, “geçmişte kaldı, şimdi altınımız var ama yoksuluz, bununla ilgilenmek gerek.”


Yol üzerindeki, aynı zamanda bir gözlem noktası da olan Pucapucara, 40.000 kilometrekarelik alana, 20’şer km aralıklarla yayılmış bir chaski (ulak) noktası; “20 km koşan ulak istasyona yaklaştığını, öttürdüğü deniz kabuğu ile haber verir, beklemekte olan gelene eklenir, haberi aktardığı süre boyunca beraber koşarlar, sonra öteki devam eder yorulan dinlenmeye çekilir, bayrak yarışı gibi.”


Cuzco’ya dönen grup, sonuncusu 6 aylık bebek, iki çocuk annesi, güzel İspanyol yüzlü gerçek Inca Melbin Hanım’la vedalaşır, İtalyan lokantasında yemeğe giderler. Bulgur benzeri ince tahıl quinoanın İtalyan mutfağına Inca havası verdiği öğle yemeği pisco sour ikramıyla sona erer.


Yemek sonrası serbest zamanı sokak aralarında gezinmeye ayıran kardeşler, yorulan teyzeyi, bulunduğu sokakla otelin adını yazdıkları kâğıtla durdurdukları taksiye bindirir dinlenmek üzere otele yollarlar.


Ellerindeki haritaya bakarak bir Inca sarayı bulma niyetiyle ilerlerken karşılarına bir alpaka fabrika/mağazası çıkan kardeşler, iki kata yayılmış, istenirse -bir haftada karşılanan- sipariş de edilebilen pek çok örgü ürünle karşılaşır, alışveriş ederler.


Çıkmalarına yakın dükkâna gelen Ankaralı grup, -kendileri gibi deniz seviyesi Lima’dan başlayıp, Kutsal Vadi, Cuzco rotasıyla alışarak yükselmek yerine- direkt Cuzco’ya inip geziye buradan başlamaktan, perişan! Hanımlar alışveriş ederken elinde coca çayı yüksekliğe uyum sağlamaya çalışan beyle kısa sohbet sırasında, ortanca kız kardeş heyecanla gezdikleri yerleri anlatırken, basınca uyum sağlama gayretindeki bedeni tarafından, mide bulantısıyla uyarılır.


Güneşin kaybolmasıyla, birden 10-15 derece soğuyan akşamda saat 21:00’e dek, kentin, “pumanın beli”ne yakın meydanın köşesinde durup coca molası verirler. Işıklı, kalabalık kiliselerle dolu sokaklarda, meydanlarda dolaşır, kaybolurlar; adres sormaya girdikleri otel lobisinde, çok yaşlı bir turistin, sakince, maskeyle yanı başındaki tüpten oksijen alışına tanık olurlar.


Otellerine döndüklerinde, başını boş buldukları bilgisayardan postasını yoklamak isteyen “abla”, adresinin kendisine “Fatma bu sen misin?” diye sormasını çok eğlenceli bulur.


“Abla”nın burçdaşı Sema’nın objektifinden:

https://picasaweb.google.com/101792565612279317346/PeruBolivyaGezisi6Gun2Eylul2011#

30 Eylül 2011 Cuma

Peru’daki dördüncü günde “abla” grubu, Kutsal Vadi, Pisac ve Ollantaytambo’da.

31 Ağustos 2011, Çarşamba sabahı 05:00’de uyandırılıp kahvaltıda buluştukları masadaki mahmur sohbet sırasında “abla”, teyzeden, ölümünden 21 yıl sonra, annesinin 70’li yıllarda Kocaeli Üniversitesi’deki hukuk kürsünün kuruluşu için kendisine yapılan teklifi reddettiğini öğrenir. Bir anlamda bu, Oğuz Atay’ın “Bir Bilim Adamının Romanı”ndan sık sık alıntılar yapan annelerinin, ortancanın kariyerine gösterdiği özenin açıklaması olmuştur.

And’ları ilk aşan pilotun adını -Jorge Chavez- taşıyan havaalanında Elisa ile Türk usulü sarmaşıp öpüşerek ayrılan, 9:15’te havalanıp bir saat sonra 3350 m. rakımlı Cuzco’ya konan grup Melbin Hanım tarafından karşılanır. Annesinin kendisine koyduğu ismi beğenmediğinden kızına “güzel ışık” anlamına gelen bir Quechua ismi koyduğunu anlatan Melbin, “yüksek irtifa baş ağrısı, uyku hali yaratabilir, sindirim yavaşladığı için fazla yememek, sık sık su içmek gerek” der, “ancak unutmayın Tanrı’ya daha yakınsınız… Orijinal Quechua okunuşuyla gırtlaktan Qosqo, Latin Amerika’nın kalbi; merkezin merkezi, göbek deliği anlamında, İspanyollardan sonra Cuzco olmuş.”


Grubun, Kutsal Vadi’ye gitmek üzere Cuzco’dan ayrılırken, 1821’de bağımsızlıklarını aldıkları caddede anıtı önünden geçtikleri “Pachacutec 9. ve en önemli kral. 380.000 kişinin yaşadığı Cuzco’nun bulunduğu eyalet 1 milyon nüfuslu.”


Çocukların uçurtma uçurduğu düzlük geride kalırken, “kış sonundayız, güneşli olması beklenirken, hava kadın gibi, aynı günde güneşli, yağmurlu, rüzgârlı der Melbin,“tepelerde kurulan kentlerde gezeceğimiz için şapka, yağmurluk, güneş kremi bulundurun, yüksekte güneş daha yakıcı…”


“Okaliptüs, kökeni Avustralya olmasına karşın, yüksek irtifaya uygun sert ağacı tercih ediliyor, mısırı rüzgârdan koruyor, yakacak olarak kullanılıyor, çok arsız olması ve suyu çekmesi olumsuz yanları… Mavimsi olanlar bebek okaliptüs ağaçları.”


İçinden geçilen köyün kuru otlarla örtülü çatıları üzerinde duran, bir haçın iki yanındaki boğalarla ilgili soruyu “İspanyol etkisiyle gelmiş olmakla birlikte bozulmuş, küt burunlu, şişman ve domuzumsu…” diye yanıtlar Melbin, “iyi şans getirsin diye, koruma amaçlı, bir evin çatısında bunlar yoksa ev metruktur. Bu köylerin bazılarında, çiftçilere eşlik eden, barınan turistlerin katılımıyla sürdürülebilir turizm uygulaması yapılıyor.”


“Incalar İspanyol dayatmasına karşın direnç gösterip inançlarını korudular, halen %20’si saf Inca inancı taşır. Ağustos’ta –doğa, toprak ana- Pachamama’ya sunular vermezseniz, alamazsınız. Tarım iki boğa ve sabanla yapılır, topraklar küçüktür, makineleşmeye ihtiyaç duymazlar.”


Peru’nun kuzeyindeki 3. yüksek zirvesi (6.768 m) Huascaran ile And Dağları’nın başında yer alan Kutsal Vadi’ye yukarıdan bakan bir noktada verilen fotoğraf molasında teyze, Ege’de yol üzerinde satılan, ağzından üflendiğinde öten küçük toprak testilerle paralellik kurduğu kuş biçimli seramik düdükten bir tane (3 S/.) alır.


Ağırlaşıp yağmura dönen havada yeniden yola koyulan gruba Melbin anlatır “Orijinal Pisac tepede, vadideki yerleşim, yerli halkı daha kolay gözaltında tutabileceklerini düşünen İspanyollar zamanında. Taraçalar Inca döneminde tarım amaçlı, şimdi arkeolojik… Incaların yaptığı sulama kanalları yüzlerce yıldır vadiyi suluyor. Evlerini Adobe denen briketlerle yapıyorlar. Topraktan taşı ayıklayıp çamur haline getiriyorlar, imeceyle, dans edip şarkılarla çiğniyorlar, şarap için üzümü de aynı şekilde… Her yüzünü güneşte iyice kurutup kullanıyorlar.”


Yağmur altında turistleri beklerken, parlak renkli dokumalarını, seramik, gümüş, ahşap el işi ürünlerini sergiledikleri yer tezgâhları yanı başında kaynayan mısır tencerelerinin buharında bir köşede besledikleri bebeleriyle, yerlilerle göz teması kuracak kadar bile zaman bulamayan grup, taraçaların tepesine konuşlanmış ören yerine, Melbin’in peşi sıra, incecik patikayı izleyerek girer.


Pisac, orijinal Quechua ismi, kuş demek, Machu Picchu değil mesela, zamanında yaşayanların oraya ne dediğini bilmiyoruz” Elindeki şeffaf dosyadan hiyerarşi üçgenini göstererek anlatır; “en üstte Sapa Inka vardır, kraliyet yetkililerini soylular izler, en altta Ayllu denen köylüler, işçiler, savaşlarda esir alınanlar.”*


Yağmurla iyice serinleyen havada kaybolan satıcılardan son bir ikisini geride bırakıp vadiye inişe geçen grubun tuvalet molası için durduğu iki göz binanın girişinde, sağlık görevlisi iki genç kız, yanında oksijen tüpü, maskesi, düzeneği duran yatak ile ufak bir masanın bulunduğu odadaki katalitik ısıtıcıyı yakmaya çalışmakta…


“Santa Rosa hiç yağmur yağmazken yağan bir yer, adını mucizeler yaratan rahibeden alıyor. Bu hafta boyunca onun adına kutlamalar yapılır” derken Melbin alışverişle de ilgili bir iki tüyo verir “malzemesinden şüphe etmeyeceğiniz tek şey gümüş, saf alpaka 80-100 USD, karışımlar daha ucuz…”


Cuzkenia Beer, %3 alkollü Chica, mor mısırdan limon şekerle kaynatılıp üç gün fermente edilerek yapılan Chica Morada, Piscosour yerel içecekler. Chica evlerde üretilir, kapıdaki direğe bağlanan değişik renkli bayraklarla duyurulur. Bayrak, bar işareti… Kırmızı bayrak çocuklar da içebilir demek, mavi bayrak daha sert içkiyi işaret eder.”


İspanyolların yerlileri yerleşime zorladığı –aşağı- Pisac’da bir gümüş atölyesi gezilir; kullanılan malzemenin %90’ı gümüş, %2’si bakır, ana figürler Pachamama spirali ile Chakana. İncecik gümüş şeritler döşenmiş plakalar -yerel- türkuaz, -yerli ya da Bolivya’dan- sodalit, -Machu Picchu’dan enerji veren- serpentinle ve Incaların altından değerli sayıp sunular için kullandıkları, en değerlisi mor, kırmızı, portakal renkli sedefle renklendirilmekte. Raflar dolusu gümüş arasında “abla” ile kız kardeşleri, ala ala, 100 S/’e serpentinden oyulmuş küçük birer kurbağa, lama ve alpaka alırlar.


Geleneksel toprak sıvalı Anadolu fırınlarının bir benzeri önünde buluştukları rehberleriyle, kendilerine, kürekten aldıkları sıcacık, Arjantin’de tanıştıkları empanadas –peynirli ya da kıymalı bir tür poğaça, 3 S/.- ikram ederler.

Geniş, zengin pazarda alışveriş bir yana, her bir tezgâhı layığıyla gözden geçirmek ne mümkün! Renkli dokuma bir pet şişe askısı, arkalardaki tezgâhında uyuklayan,fotoğraflayalım derken uyanan yaşlı kadından çorap alınır; turist araçları, dağın eteklerine dayanmış pazarın önündeki küçük alana girer girmez, annesinin ardından iteklediği 5-6 yaşlarındaki yerel giysili küçük kız, kucağındaki bebek lama ile –küçük bedel karşılığı-fotoğraflanır.


Öğle yemeği için yola koyulan grup 50 dakika boyunca, And Dağları’ndan çıkıp Kutsal Vadi’de yanı başlarında gürüldeyerek akan, geçen yıl taşkınlara neden olduğu söylenen Urubamba Nehri ile yol alır.


Vadiye dik inen dağlar; “göründükleri kadar dik değil,” der Melbin, “tarlalarda sulama olanağı olmadığından arpa yetiştiriliyor. Arpa güçlü bir bitki, qui’lerin beslenmesinde de kullanılıyor. Ürün fazlası yerleşimlerde tepede depolanıyor. Burası mısırın altın vatanı, 2000’in üzerinde tür var, Ağustos’ta ekilir, yağmur yağmasa da buzul suyuyla Mart’a kadar 2 m’ye ulaşıyor. En iri taneli mısır burada…”


Grubu taşıyan minibüs, bahçeleri avokado, şeftali ağaçlı evler arasında “cazip yer”anlamında, havasının güzelliği yüzünden zamanında Inca’ların saraylarını yaptıklarıYukay’dan sonra, Kutsal Vadi’nin merkezi, 20.000 kişinin yaşadığı, güzel otel ve lokantaların bulunduğu Urubamba’dan geçer, Muna Restaurant bahçesine girer.


Naneye benzeyen yaprakları, kekikle nane arası kokusuyla muna, bakımlı bahçenin patikaları boyunca yayılmış. Öğle yemeği, işine âşık aşçının saygıyla takdim ettiği, mısır çorbası, iri taneli çok lezzetli bir kaç çeşit mısır, bakla boyutunda Lima fasulyesi, kızartılmış muz, alpaka eti, sütlaç ve “abla”nın sert bulduğu yerel içki –yöre üzümlerinden mamul çok sert likör pisco’ya, limon suyu, şeker, yumurta akı ve buz ilavesiyle yapılan- pisco sour


Grubun yemek sonrası gittiği Ollantaytambo girişinde, iri taşlarla örülü hafif eğimli cepheleri, ikizkenar yamuk kapılarıyla evlerle bir kenarında şıkır şıkır temiz su akan ince kanal bulunan aynı dokudaki cadde için, “tipik Inca caddesi…” der Melbin, Ollantaytambo bir diğer önemli Inca şehri, her biri gibi özgün ve ruh taşımakta… Ollanta İspanyolca komutan demek, Tambo ev, şehir. -Pachacutec’in kızına âşık olan- İspanyol komutanın yeri anlamında…”


Rüzgârlı, soğuk havada yükselen taraçalar boyunca tırmanan gruba, Melbin’in ilk taraçada anlattıkları: “Buranın Pisac’tan farkı, o, İspanyolların sürgününden önce tepedeydi, burada yarısı tepede yarısı tabanda. İspanyolların yaptıkları kiliseler Inca mekânlarıyla iç içe. Kiremitler kalksa, eski sistem otla örtülü çatılar konsa görünüm 1000 yıl öncesi gibi olur. Dağlarla çevrili stratejik bir nokta, bir kale. Son 10 yılda kalıntıların %40’ı restore edilmiş. Teraslama, toprağı korumaya yönelik, tümü doğuya bakıyor.”


Melbin, ikinci taraçada soluklanan grubun dikkatini, karşıdaki dağ üzerindeki -Viracocha- yüz ile ardına düşen odacıklı görüntüye –Viracocha’nın sırtında, bereketi taşıyan çuval- çekerek“önceleri cezaevi sanılan yer tahılların depolandığı binalar, uzak görünüyor ama onlar buraya sürekli çıkıp inmişler. Cezaevi uygulaması yok, üç tip ceza var, ilk ikisi kötü davranışın düzeltilmesi için zor ve ağır çalışma, itaatsizlik en ağır suç, cezası yakılmak.”


Üçüncü taraçada “zamanında sıvalı” tapınak duvarları önünden geçerken grubun sorusu üzerine Melbin, iri taş bloklar üzerindeki çıkıntılarla ilgili teorileri sıralar; “blokların yerleştirilmesi için kullanılıp sonradan ufaltılıyor, bir şey bağlama amaçlı ya da bir tür şifre…”


Rüzgârın iyice şiddetlendiği dördüncü taraçada, altında rampa işlevi gören taşların bulunduğu pembe renkli yarım işlenmiş blok önünden geçip, 40 km ötede Machu Picchu’nun bulunduğu, buzulların beyazladığı dağlar fonu önünde, küçük alanda bir araya gelen grup, her biri tonlarca ağırlıkta, üzerleri Chakanalar işli yan yana 6 blok, Güneş Tapınağı önünde Melbin’i dinler: “Din çok karışıktı Inca sadeleştirdi. Ortasında yaratıcı tanrı Viracocha bulunanChakana, ateş, su, hava ve toprak elementleri dışında üst, yaşadığımız orta ve alt dünyayı sembolize eder, üç temel ahlaki prensibi tekrarlar; çalma, tembellik etme, yalan söyleme.”


Kasabaya inen, bazıları giysili güzel cins köpeklerin gezindiği -Melbin’in demesine göre her birinin evi varmış-, sokaklar arasında gezen grup, havanın kararmasına yakın meydana döner, yerel giysili kadınlarla –birkaç kuruşa- fotoğraf çektirir. Kendileri sıcacık otellerine dönmeye hazırlanırken, kabarık etekleri altında ayakları çıplak ya da sandaletli kadınların bebelerini sırtlarına bağlayıp alacakaranlıkta, akşamın soğuğunda –yine Melbin’in demesine göre- köylerine yürüyecekleri gerçeği “abla”nın içini burkar, yüreğini üşütür.


Yukay’daki otel 18. yy.dan kalma, bahçe içinde bir manastır. Girişinde iri bir mısır figürü olan sakin şapel çiçeklerle süslü. Ahşap oda kapılarını ellerine verilen uzun saplı eski tip anahtarlarla nasıl açıp kapayacaklarını çözmeleri epey zaman alan kız kardeşler önce bunu, sonra, biri beyaz diğeri siyah iki lamanın huzurla otladığı bahçenin bir köşesindeki domates ağacını hayretle, şömine üzerine dizili pek çok kömürlü ütüyü de teyzenin hayranlığı üzerine fotoğraflarlar.


“Abla”nın burçdaşı Sema’nın objektifinden:

https://picasaweb.google.com/101792565612279317346/PeruBolivyaGezisi4Gun31Agustos2011#


*http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0nka_%C4%B0mparatorlu%C4%9Fu