coca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
coca etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2011 Cuma

Peru gezisinin onuncu gününde “abla” grubu, Titicaca Gölü’nde Uros ve Taquile Adalarını, bir de Sillustani mezarlarını ziyaret eder.

6 Eylül 2011 Salı sabahı başka turistlerle paylaştıkları arabalarına binen grup 20.000 kişilik Puno Stadı yanından geçerken Sülema “Ama hiç dolmadı” der, futbol takımları kötüymüş ve şoförden aldığı istihbarata göre, Bolivya’ya son maçta da yenilmişler.

Bindikleri tekne 07:45’te hareket eder; “Göl oldukça kirli, yağmurla pislik göle boşalıyor, alt yapı sağlam değil” der Sülema, suları yararken tuhaf biçimde dalgalanan sazları göstererek Tortora, suyu filtre ediyor, diple bağlantılı, derinlik 3 m’den fazla ise tutunamıyor. Sazlık kendi mikro klimasını yaratıyor, 80’den fazla kuş türü var.”

“Abla” grubuyla birlikte 15-20 turist, iki yanda, üzerinde domuzlar gezinen katılaşmış çöp adacıkları arasındaki temizlenmiş kanalda yol alırken, Uros Adaları halkının organizasyonu giriş kontrol kulesini, sağlık ocağını geçer; yüksekçe gözlem kulesi altında kendilerini el sallayarak karşılayan şeker pembe, türkuaz mavi, altın sarı, narçiçeği kırmızı etekli kadınların önündeki iskeleye yanaşır, 60 adadan ikincisiJacha Tata’nın kuru saz zeminine ayak basarlar.

Kilimlerle örtülmüş büyük at nalı şekilli rulo hasıra buyur edilen turistler, günün ilk yarısını ziyaretçilere ayıran adalar halkından Jacha Tata’nın -ve tüm adaların- tertemiz beyaz gömlekli başkanının anlatacaklarını, Sülema’dan (Reyhan’dan) naklen dinlemeye hazırlanırlar:


“Burada doğan ve evlenenler için yapılanların eklenmesiyle giderek çoğalan, şu anda 60 adada yaklaşık 2000 kişi yaşıyor, bu adada 6 aile, 22 kişi var.” Sülema, yanlarına gelen, “first lady” diyerek tanıttığı başkanın eşi Katalina’nın şapkası altından uzanan saç örgüleri ucundaki püskülleri göstererek “parlak renkliler bekâr ya da beraber yaşıyor, koyu renkliler evli demek, tek eşlidirler, evlilik önemli değil, çocuk varsa ayrılmazlar. Aymara konuşurlar, ortalama ömür 65-70, erkekler daha uzun yaşıyor, nedeni daha hareketliler, kadınlar oturarak çalışıyor.”


Başkan ziyaretçileri “Kamisaraki” (hoş geldiniz) diyerek selamlar, “adama geldiğiniz için teşekkür ederim, bizim için onurdur.” Ayağı dibinde araladığı sazların içinden bir karış genişliğinde bir tahta çıkarır suya ulaşır, uzunluğu 3 m’den fazla kamışı batırır, çeker, ıslak kısmını gösterir; Sülema “bunu, gerçek yüzen ada olduğunu kanıtlamak için yaptı, diğer adalarda daha büyük deliklerden dalıp göle çıkıyorlar” derken, başkan bu kez, ucuna bıçak bağlı kamışla –altı zamanla çürüyüp eskiyen adalar karaya çekilip gübre olarak kullanılırken 60-70 yılda bir yenilenen- adanın, tortora kökleri sarmaşmış 50 cm kalınlığındaki temelinden bir parça kesip çıkarır. Son olarak, uzun bir ipe bağlı taşı delikten atarak gölün derinliğini ölçer, ıslak ipi sayarak kulaçlayıp çeker; 14.5 kulaç -yaklaşık 15 m-, adanın kalınlığı 3 m.


“Kadınla erkek ayrı adalardan ise, düğünleri adalarını birbirine yaklaştırarak yaparlar, isterlerse keserek ayırırlar” diye devam eder Sülema, “Gölün dibine bağlı sazlar 2 yıl canlı kalır, sonra dipten ayrılır mantar gibi yüzmeye başlar. Köylüler bunları toplayıp bloklar oluşturuyorlar, bu ada 18 blok, blokları ortalarına çaktıkları okaliptüs kazıklara bağladıkları naylon halatlarla birleştiriyorlar. Naylon ip öncesi, sazdan yaptıkları ipleri kullanıyorlarmış ama çok dayanıksız o yüzden tek ada inşa ediyorlarmış. Bloklarla yaptıkları adayı giderek kısalan kuru sazla bir kat enine bir kat boyuna döşüyorlar. Ara sıra manzara değişikliği için, iki motorla iterek adaların yerlerini değiştiriyorlar. Adaları demirlemezlerse Bolivya’da uyanabilirler.”


“Aymaralar özgürlüklerine çok düşkünler, Incalardan, savaşlardan uzak kalmak için yaşamlarını göle taşıdılar… Uru insanları Pukina konuşuyorlardı, Aymaralarla sonra karıştılar… En büyük sorun nem, romatizma. Yatak odalarının altına bir kat daha yapıyorlar.” Başkan dirseğe kadar sazların içine soktuğu elini çıkarır, gösterir, ıslaktır; “yağmur geceleri, yağar gündüz kurur, 2-3 kat sazla örtülü çatılar yağmuru geçirmez. Evler dairesel, zemini metal ya da olan yer mutfak. Adaların her birindeki gözlem kuleleri yangın olasılığını gözler.” Sülema, sazdan yapılmış geleneksel formlu tekne maketini göstererek “Taksi, okul servisi,” diye anlatır, “balık avı için daha büyük olanlar kullanılıyor.” Kenarında siyah geniş süs olan tekneler, “Mercedes; cenaze, düğün, yarışlar için”.


Grubu, yere serdikleri örtüde çanaklar, sepetler içinde yiyeceklerini sergileyen ada halkı çevresine toplayan Sülema, sazın dibinden kestikleri 15-20 cm’lik bembeyaz kısmı ikram eder; yerlilerle birlikte yedikleri süngerimsi, tatlımsı sap “kereviz gibi yemeği çorbası yapılıyor, dişleri de temizliyor; patates, arpa, bakla, mısır… balık, kamış karşılığı Puno’dan alınıyor, baharat yok sadece sarımsak, soğan… tuzları iyotsuz olduğu için guatr’a sık rastlanıyor. Ölüler karaya gömülüyor, sularını akıntının temiz olduğu bir yerden, gölden alıyorlar, küçük tuvalet için evlerin arkasına, büyük için bir tekneyle bu iş için deliği olan başka bir adaya gidiyorlar.”


“Abla” grubu ile İspanyol, Puerto Rico’lu, Amerikalı ve İngilizlerden mürekkep turistler, isimlerini ve ülkelerini söyledikçe alkış aldıkları, aralarında bir çocuğun da bulunduğu ada halkının birlikte seslendirdiği Aymara şarkıyı alkışlarlar.


Ada halkı bir yandan, sazdan ürettikleri tekne, ev, hayvan, nazarlık türünden el işleri, nakışlı ahşap seramik kaplar, kumaşlar üzerine nakşettikleri –birinde oturan bir kadının saç örgüsünün dört parmak dışarı sarktığı- yaşamları konulu panoları satışa sunarken grup, evleri de ziyarete davet edilir.


O ara ailenin seyahat gurusu, bu konudaki muhteşem yeteneğiyle bir kara kedi ile bir gözü çapaklı bebesini bulur; ada halkı arasında minik fareler de vardır.


“Abla”nın kardeşleriyle birkaç basamak çıkarak girdikleri, ardına dek açılmış saz örme kapısı örgü iple duvara bağlı, ahşap zemini saz örtülü yatak odasında saz duvarlar dokuma, nakış pano, ucu değişik renkli püsküllü saç bantlarıyla, gerili bir ip de nazarlıklarla süslü. Odanın, dipteki yer yatağı, ufak masa, bir gözünde iri müzik seti bulunan komodinden ibaret alçakgönüllü mobilyası geceleri, üçgen saz tavandan sarkan, enerjisini dışarıdaki güneş panelinden alan eko ampulle aydınlanmakta.


Adanın ortasındaki minik gölün kenarı kurutulmaya konmuş uzun sazlar, hasırlara serilmiş kurutulmakta balık, ufak el işi tezgâhlarıyla sarılı.


Titicaca Gölü’nün kuytu köşesini işgal eden Uros Adaları çemberinde bir göl gezintisi için, kocaman iki hasır puma başlı tekneye binen turistlerden –“abla” grubu dâhil- bir kaçı küçük merdivenle yukarı güverteye çıkar, hasır rulolara otururlar. Direkleri, Peru yanında yerli bayrağı wipala ile süslü teknenin iki puma başı dibinde iki adam kürek çeker; diğer adalarda her biri farklı, sanat eseri –dibinde eşinenden daha gerçek bir flamingo, tekne, balık, lama… görünümünde- gözlem kulelerini hayranlıkla seyrederek bir tur atan grup, Urosluların, uzun birkaç saz sapla ürettikleri tepeden bağlayıp bazen bir güneşle süsledikleri giriş kapısı, tâk önüne dizilip söyledikleri şarkılarla, el sallanarak uğurlanırlar.


Günün ikinci durağı, gerçek sahipleri yerliler satın almadan önce bir dönem sahibi olan İspanyol’un adıyla anılan Taquile Adası: Teknenin rahat esnek sandalyelerle dolu güvertesi üşüyen yolcularca terk edilir. Aşağı kapalı kısma inenler arasında “abla” yoktur; o bir başına, Taquile Adası’na dek, San Blas’tan aldığı, Qechua yerli kadınların ördüğü sıcacık yün beresi başında, eldivenleri ellerinde, yanağında minik bir tomar coca, Dünya’nın üzerinde tekne yüzebilen bu en yüksek gölü üzerinde, Aymara olmanın ne olabileceğinihayal ederek yolculuk eder.


İnecekleri, 280 m derinlikli minik limana yaklaşırken Sülema kıyıdaki kayalıkları göstererek, “%10 tuzlu su altta, üzeri tatlı su” der, “hafta sonları burası çamaşırhane oluyor”


Taş döşeli bir yolla tırmanıp, taraçalar halinde bahçelerden geçerek vardıkları, Dünyanın yuvarlaklığını tartışmasız sergileyen geniş ufukla denize bakan terasın, bir yanındaki uzun sedire sıralanan turistler, siyah pantolon, beyaz gömlek, ince motifli bere ve geniş bel kuşaklı adamı izlemeye başlarlar: Sülema’nın,bir kaktüs cinsi olduğunu söylediği Cuho bitkisini taş üzerinde taşla ezerek yeşilimsi macun haline getiren yerli, bir kap içinde eklediği suyla köpürtür, elindeki kirli yünü içine batırır çalkalar, çıkarır sıkar; kalanı, tertemiz doğal rengindeki yünden, silkelenince dökülen temizleyici “doğal deterjan, şampuan”dır.


Öte yanda, başı, beline dek siyah örtülü bir kadın tezgâhında yerde, bir sıra beyaz bir sıra siyah dar kuşak dokumakta: Sülema “…beyaz sıra koyun yünü, siyah sıra ise kadın saçı, evlenme yaşına geldiklerinde kadınlar saçlarını keserler, başlarını da o yüzden örterler” diye anlatır “erkekler ise, aile isimlerini incecik motiflerle birleştirip nakışlı kısmı örerler, kadının dokuduğuyla erkeğin ördüğü ortadan bitiştirilir; birlikte yaşamaya başlamadan yapılan bu seremoni evlilik yüzüğü gibi… Motifli kısım dışta kalıyor, saçın bulunduğu parça içte kalıyor, saç sert olduğundan erkeğin belini koruyor, taşıyıcı hayvan beslemiyorlar, her şeyi sırtlarında taşıdıklarından bele destek… Kuşak genellikle 2-3 yıl içinde sertliğini, işlevini yitiriyor, yenilenmesi gerekiyor. Çocuk saçı da kullanıyorlar, aile sahibi erkekler gösteriş için törenlerde karılarının saçından örgü postiş de kullanıyorlar.”


Meleğin Trompeti gibi kırmalı bebek berelerinin “…tepesi kahverengi olanı kız, beyaz olan erkek bebek için, kulaklığı iri olan bere liderler için, bekâr erkek üstü beyaz altı incecik çiçek motifli, bekâr kadın tümü çiçekli bere takar… Rengârenk püsküllü coca yaprağı taşıma heybesi aile sahibi erkekler için, çocuksuz erkek ciddiye alınmaz, selamlaştıktan sonra ve vedalaşıp ayrılırken birbirlerine coca yaprağı verirler. Coca kokain değil, en basit olarak asetona yatırarak elde ediyorlar ama kokain için uzun proses gerekli. Coca yaprağı %16 protein, %16 mineral içerdiğinden çok iyi bir besin, bir ilaç. Külle birlikte çiğnendiğinde alkoloidi bloke ediyor, bağımlılığı engelliyor. 2000 m’de yetiştiğinden burada pahalı.”


Kadınların ellerinde örekeler ha bire yün eğirip dokuduğu adada erkekler, ellerinde incecik şişler, boyunlarından attıkları ipler ve ceplere konmuş yumaklarla harıl harıl örgü örmekteler; “Kızları etkilemek için çok hızlı ve sıkı örüyorlar,” diye anlatır Sülema, “kız babası damat adayının ördüğü bereye su koyup dener, sızdırırsa geri çevirir; içinden bira bile içilecek kadar başarılısını seçmek için bereler arası yarışmalar yapılırmış, şampiyon iyi koca, iyi baba…”


Upuzun masada Birleşmiş Milletler karması turist tayfası, quinoa çorbası, balık şekilli güveçte alabalık, muna çayından mürekkep yemek bitiminde; tanıdık ritmle çalınan davula, trampet, flüt ilâvesiyle kulağa aşina müzik eşliğinde bir genç yere sapladığı bayrağı önünde yine tanıdık ayak hareketleriyle eli beli ardında dans eder. Başları siyah örtülü kadınlar, siyah pantolon, beyaz gömlek, cepkenli erkekler, müzik… nedense “abla” burada, bir Yunan adasındaymış duygusu içinde.


Yolları üzerinde, solmuş çiçeklerle kaplı, bazılarından parlak taşla işlenmiş gözlerin baktığı, harçsız ince taş kemerler altından geçerek 200 m tırmanan grup, -meydanın bir yanında fotomontaj gibi duran modern görünüşlü- belediye, kilise ile binlerce yıllık ortak belleğe kayıtlı muhteşem zenginlikteki el işi ürünlerini sattıkları kooperatifin çevrelediği, yaklaşık 4000 m’deki köy meydanına çıkar. Sülema, “City Hall’ü kullanan yok” der, “okula bilgisayar yollamış devlet, elektrik yok, insanların nasıl yaşadığını bilmiyorlar.”


Turistler geldiklerinin aksi yönde dar taş yolu izleyerek, kooperatife ait lokanta, folklor müzesi, birbirlerine uzaktan seslenerek haberleşen köylülerin inek ve koyunlarını otlattığı otlaklar, ekili taraçalar arasından, tembelliğe sevk eder diye taşıma hayvanı beslemeyip yüklerini limandan yukarı –inşaat için kereste, turistler için bira, cola- taşıyanlarla karşılaşarak, aşağıda teknelerin pirinç kadar göründüğü, 11 yıl öncesine dek adaya tek giriş noktası, çok dik limana basamaklarla iner, yine kooperatife ait teknelerle dönüşe geçerler.


Günün üçüncü, gezinin son rotası, otelde minik bir moladan sonra yollandıkları Sillustani mezarları: Otelin önündeki, kentin en eski ana caddesi üzerinde 1821’de yapılan tâkın altından geçerek yola koyulan gruba Sülema “Doktor işi organize ama” diye anlatmaya başlar, “halk şaman ve ebeye, doğal ilaçlara daha çok güveniyor; bazen bu tersine işliyor. Haziran’da çocuklarda zatürre, doğumlarda da plasenta temizlenmediğinden ya da çok yüksek tansiyon yüzünden ölümler oluyor.”


“Titicaca Gölü, 1986’da El Nino nedeniyle 3.5 metre yükseldi, deprem heyelan yok ama ya aşırı yağmurlar ya da kuraklıkla karşı karşıyayız.”


“Abla”nın usanmadan ısıttığı gölün dibindeki yapılar sorusuna Güneş Adası tarafında gölün daha sığ olduğu döneme ait bazı yapılara rastlandığını söyleyen Sülema, “Qechua erkekleri” der, “isyankâr yapılarından ötürü Aymara kadınlarıyla pek evlenmezler.” Kuzeye gelen İngiliz ve Almanlarla karışmışkıvırcık saçlı, yeşil gözlü, yakışıklı mestizo Qechua kocası ile üniversitede tanışmışlar, evlendiklerinde herkes şaşırmış. Kocası, evde patron Sülema’nın çalışkanlığını seviyormuş; “kadının evde patron olması genel bir durum, 6. duyusu sayesinde kadın daha geniş daha derin düşünebiliyor.” Kız tarafının Aymara, oğlan tarafının İspanyolca konuştuğu düğünde alkol alınana kadar hiç kontak olmamış.


Yağmur bulutlarının abandığı Umayo Gölü kıyısındaki Sillustani mezarları alanına tırmanırken soluk soluğa kalan gruba Sülema “4200 m’deyiz, Peru’da zirve” der, basınç farkının beden üzerindeki etkileri üzerine,“biz de Amazon’a indiğimizde duşa girmiş gibi terliyoruz, bitkin oluyoruz.”


“Burası sadece mezarlık, niçin? Göl kıyısı hayatın başlangıcı, bir neden de enerji, burada manyetizma çok güçlü hissedilir, pusulalar çalışmaz.”


Inca öncesinde görülen ters konik mezarlardan, alanın dik kenarına çakılmış gibi duran en büyüğüne 12 kişiyle birlikte gömülen Inca kralının mezarı önünden yürüyüp hızlanmaya başlayan yağmurda Ay Tapınağıharabelerine, ardından yanı başındaki, ilk üç –yılan, condor, puma- basamağı orijinal Güneş Tapınağı’na varana dek epeyce ıslanan gruba Sülema, “mevsimin ilk yağmuru, bunda ıslanmak bizim için çok önemlidir” der; “21 Mayıs’ta Samanyolu kayboluyor, 21 Haziran’da basamakların bittiği yerden tapınağın merkezine gün ışığı düşüyor, ardından gökte yeniden Samanyolu beliriyor.”


Seri yağmurda defterini koruma çabasıyla not alamadığından detayını kaçırdığı meteorit ile bağlantısı olsa gerek pas rengi toprak yolla mezarlıktan çıkarken, bel çantasında her daim taşıdığı mıknatısı adım başı kontrol eden “abla” hep aynı sonucu varır; burada Kuzeyi bulmak, sabitlemek olanaksız!


Ertesi sabah ülkeye dönüşe geçecek olan, günün yoğun programı üzerine yağmur da yemiş grup otele dönerken, platoda muhteşem yağmur resimleri içinde sessizce yol alır.

“Abla”nın burçdaşı Sema’nın objektifinden:

https://picasaweb.google.com/101792565612279317346/PeruBolivyaGezisi10Gun6Eylul2011#

3 Ekim 2011 Pazartesi

Beşinci Peru gününde “abla” grubu, 100. yılında Machu Picchu’da.

1 Eylül 2011, Perşembe sabahı 05:15’de uyandırılan “abla” grubu serin bahçede dolaşır, incecik sisin salındığı yamaçlardan karlı zirvesi güneşin ilk ışıklarıyla mücevhere dönüşen en uzaktaki dağı fotoğraflar, küçük bir olayın yaşandığı kahvaltıya giderler. Ortanca kız kardeşin, meyve suyu almak üzere elini attığı musluk elinde kalır; feryadı üzerine olay yerine en yakın “abla” hiç düşünmeksizin parmağını, bir anda papaya şelalesine dönüşen cam fanusun deliğine sokar. Kahvaltı etmekte grubun seyrelmiş uykusunu bir anda açan olay görevlilerin el koymasıyla kontrol altına alınır.

Dağların karlı sivri tepelerini ışığa boyayarak yükselen güneşin ısıttığı Vadi’de, trene binmek üzere Ollantaytambo’ya yollanan gruba Melbin’in dağlar arasındaki beyaz lekeleri göstererek anlattıkları; “ Kutsal Vadi’nin bir diğer hazinesi de tuz, 1000 yıldır kullanılıyor, yiyecekleri saklamada kullanıldığı için çok önemliydi, yazlar yağışlı ama yılın diğer kısmında hasat edilir, pancardaki fazla iyotu doğal biçimde dengelemeye yarıyor. Önceki toplumlar gölcük kıyılarından toplarken Incalar tarımını yaptılar.”


1,5 saat sürecek, 2800’den 2400 metreye inecekleri 42 km.lik yolun başında grup, gövdesinde boydan boya Peru Railway yazılı trenin A vagonuna pasaport ve isim okunarak bilet kontrolüyle alınırlar.


Ülkeye girişte doldurdukları Andian Immigration Card’a ilâve, otel giriş çıkışlarında doldurulan formlar, adlarına kesilmiş Peru Railway Machu Picchu biletleri, “abla”ya kalırsa, Peru’nun turizme verdiği önemin boyutunu göstermekte.


Trenin yetmiş iki buçuk milletten mürekkep yolcusuyla begonvilli bahçeler, likenler aşağıda, bulutların yavaşça yürüdüğü dik yamaçlar yukarıda Urubamba Kanyonu’nda yol alan grup, yarı yarıya şeffaf tavandan görünen -sabah fotoğrafladıkları- 5700 m. yüksekliğindeki zirveye 1958’de biri Hollandalı diğeri Fransız iki dağcı tarafından çıkıldığını öğrenirler.


Kendi dillerini izleyen İngilizce açıklamalardan sonra gitar, yaban hayatı seslendiren değişik boylarda kamış ve flütle, en az dokumaları kadar renkli And müziği yayınına geçen, arada, sıra dışı kısa bir duraklamayla yürüyüşçüleri alan trenin, önce tost, meyve salatası, coca çayı servisi yapan genç görevlileri, ardından bir kısmını üstlerinde sergiledikleri t-shirt, şapka satışına geçerler.


8:30’da Aguas Calientes’ye varıp trenden inen yolcular, ekolojik otobüslerle 20 dakikada, dönerek tırmanırken dar toprak yolun kıyısından Urubamba Nehri’nin su sızıntısı gibi göründüğü yükseklikteki Machu Picchu’ya taşınırlar.


Ören alanında bulunmadığından -bilet kesilerek girilen- tuvalet molası sonrası havanın açık oluşu nedeniyle hafifletilen dış giysiler torbalanır 5 S/ karşılığı emanete bırakılır, turnikelerden ve ardı ardına Machu Picchu, Hiram Bingham, keşfin 100. yılı konulu üç tabela önünden geçilir, dar bir patikayla kente girilir.


“Dünyanın yedi yeni harikasından biri Machu Picchu, kutsal bir alan” der Melbin, “enerjetik anlamda bir arınma alanı… İki bölüm; evler yukarıda, tarımsal alanlar, işlikler aşağıda.”Depo önünde soluklanırken “çatılar, yağmurda şişen, güneşte kuruyan yabani otla örtülür, yılda bir kez değiştirilir, bu da bir bayram, festival…”


Şehre su getiren kanal boyunca yürüyen grubun yolu, tırmanmaya başladıklarında sık sık, basamaklarda burun buruna geldikleri lamalar tarafından kesilir.


“14 kral var; 400 yılda, daha fazla aslında, Incalar biz iyi yönetenleri hatırlıyoruz diyorlar, burası 9. ve en önemlisi Pachacutec için yapılmış. İspanyol kayıtlarında burası şehir olarak geçmez. Tabanı dar olan Wayna Picchu genç dağ, geniş yayılma alanıyla Machu Picchu eski dağ olarak geçer.”


Bir köşe başında uzamış, derin uçurumun tepesindeki hafif eğimli “iyi şans” taşında fotoğraf çektirmek isteyenler kuyruğu geçilir; grup tırmandıkları gözcü kulübesinden –bilindik- Machu Picchu manzarasına bakarken Melbin buranın Pachacutec’in dinlenme yeri seçilme nedenlerini aktarır: “Cuzco’dan 1000 m. aşağıda daha yumuşak iklim, korunaklı, rehabilitasyon, trans, arınma anlamında özel bir yer. Bir okul gibi de kullanılmış. 250 milyon yıllık volkanik yapı üzerine, doğayla uyumlu mimari anlayışla granitle, taşla, şehri hiç demir kullanmadan yaptılar, demir İspanyollarla geldi.”


“Dağı örten bitki örtüsünü temizlediler, sonra taşlarla bir maketini yapıp öyle uyguladılar, dağlardan gelen su kanallarla yönlendirilerek 16 çeşmeye ulaşıyordu, birincisi Pachacutec’in sarayı önünde… Öncesinde suyu sırtlarında taşıdıkları düşünülüyor. Doğuya bakan 600 terasın %80’inde çok verimli tarım yaptılar, %20’si depreme karşı, mühendislik harikası.”


“Yapımı 1450’de başladı, imparatorluğun her yanından taş ustaları geldi, büyük anıtlardaki –piramit- gibi kölelik yok, toprak, ev ya da ürünle ödüllendirilen gönüllülük, dönemsel çalışma söz konusu… Burada çalışmak büyük onurdu.”


“Sabit yaşayan 400-600 kişiyle, 1000 kişinin yaşadığı kent küçük meydanlarla bölünmüş, iç dış kille sıvalı evlerin hiç biri diğerinin manzarasını kesmez.


“1570’te terk edildi; susuzluk ya da salgın hastalık yüzünden terk edildiği düşünülüyor ama aslında onlar burasını İspanyollar bulmasın diye terk ettiler. Burası halkın bildiği bir yer değil, çok uzaktan çalışmaya gelenler evlerine döndüklerinde bir daha gelmediler, halkın ve imparatorların kullandığı yollar da farklıydı, burada olanlar, en yüksek sınıf soylular ve onlara hizmet edenler, sırrı sakladılar.”


“Burayla ilgili her konuşulan teoridir, yazılı hiç aktarım yok” der Melbin, “Rehber olarak bize düşen arkeologların önem verdiklerini öne çıkarmak, diğer görüşlerle bir sentez sunmak. Araştırmalar sürdükçe yeni verilerle güncelliyoruz. Daha önce hastalık, susuzluk nedeniyle terk edildi diye anlatıyorduk.”


Chaski denen, haberi bayrak yarışı gibi koşarak bir noktadan diğerine ileten ulaklar aracılığıyla İspanyolların geldiğini haber aldılar, ülkenin tehdit altında olduğunu görünce savaşı sürdürmeye Cuzco’ya gittiler.”


Karşıdaki dağ üzerinde, kontrol amaçlı Güneş Kapısı’nın belli belirsiz seçildiği incecik yolu işaret eden Melbin anlatır, “Güneşin Oğlu yarı Tanrı Pachacutec buraya tahtı üzerinde, ardında soylular, başı üzerinde bir şemsiye tutanın da dâhil olduğu kalabalık bir hizmetli grubuyla, diğer Inca yerleşimleri de ziyaret edilerek 3 günde aşılan 16.000 km uzunluğundaki Inca Kral Yolu boyunca taşınarak geliyordu.”


“Bir tepede bayrak varsa oraya ulaşan bir Inca yolu vardır ve küçük de olsa bir yerleşim, kendinizi orada kondor –akbaba- gibi hissedersiniz.” Büyük granit blokları göstererek “şehri bu duvarlarla dağın üzerine tutturmuşlar. Kentin %60’ı orijinal. 1570’lerde terk edilişinden 1911’e dek bitki örtüsü altında kalarak korunmuş olsa da gelişmiş inşaat tekniğinin etkisi büyük.”


Tarım alanlarını şehirden ayıran çepeçevre duvardaki, -genç dağ Wayna Picchu’ya muhteşem kadraj sağlayan- geniş yüksek giriş, payandalarla desteklenen ahşap kapıyla şehri yılanlardan yabanî hayvanlardan koruyor.


“Tapınak ve evlerinde kapı kullanmayan Incalar evlerin alt katını yaşama alanı, üst katları ise iyi havalandığı için kiler olarak kullanıyorlar. İkizkenar yamuk formlu pencerelerin kapalı olanları sunular için niş görevinde. Masa, dolap vs., ortada eşya yok, güvenli değil.”


Saray en güzel manzaralı yerde değil, tapınağa –babaya- yakın; girişinde, zemindeki kaya, “ruhları barındıran dağ”ın bir parçası olduğu için dokunulmamış. Kille sıvalı saray duvarları vikunya derisi, gümüş ve altınla kaplı. Büyük granit blok imparatorun yatağı…


“P” harfine benzeyen formuyla, %90 orijinal Güneş Tapınağı Machu Picchu’nun kalbi, güneş takvimi de denebilir, bir çatısı olup olmadığını bilmiyoruz; yeni yılın başı, tarımsal önem taşıyan 21 Haziran’da, doğuya bakan pencereden giren gün ışığının düştüğü zemindeki kaya–altar-, aynı zamanda lama kurban edilen bir tür sunak.”


“Şehrin tüm taşlarını yerleştirmek istemiyorlar, Unesco kriteri… Son 6 yılda, Pachamama’ya adandığı düşünülen bir oda daha bulundu.”


“Dağdan kendi bilinciyle kopan blokların” toplandığı yeri işaret eden rehberlerini destekleyen Melbin’in anlattıkları: “Blokları parçalarken hep çatlaklarla çalışıyorlar; çatlaklara altın, gümüş, bakır karışımı ya da hematit keskilerle açtıkları deliklere çaktıkları ahşap çubukları ıslatıp, hiç çatlak kalmayana dek bölüyorlar.”


Hiram Bingham buraya aslında, Latin Amerika’nın bağımsızlığı, San Martin’in, Simon Bolivar’ın yaşamları, mücadeleleri konulu tezi için gelmiş. Bir yerlinin kendisine Incalar hakkında ne bildiğini sorması üzerine, İspanyol öncesi dönemi incelemeye, son Inca topluluğun çalıştırıldığı Vilcapampa’ya gidiyor. Dolaşırken, elinde ipuçları da var, köylülerden birinin Eski Dağ’ın üzerinde bir kent var deyişini büyüleyici buluyor. 24 Temmuz 1911, bu yıl keşfin 100. yılı.”


Melbin’in çim biçme makinesi olarak kullanıldığını söylediği lamalar sakince etraflarından geçerken grubun vardığı Botanik Bahçesi, şehrin bitki örtüsü hakkında fikir verme amaçlı. Ülkenin sembolü zambağa benzer Meleğin Trompeti, Şamanların trans için kullandığı ayahuasca, 375 türde orkide, ağaca dönüşmüş küpe, begonya, sahil bitkisi olmasına karşın özenle yetiştirilmiş coca…


“Taş işçiliği tapınakta mükemmel ama taşlar cilalanmamış; evler, teraslar kullanılırken tapınağın bitirilmemiş olması, daha büyük bir projenin parçası olduğunu düşündürüyor”diyen Melbin, -“abla”nın kim bilir kaç Dünya yaşamını kesintiye uğratan düşerek ölme deneyiminin anısıyla dizlerinin boşandığı- derin uçurumun dibinde minicik görünen, Cuzco’nun, Puno’nun enerji ihtiyacını sağlayan hidroelektrik santralini işaret eder.


“Amfiye gerek yok, doğanın uygun olduğu yer halk meydanı, doğa ile insanoğlunun mükemmel evliliği…”


Tırmandıkları, -bir yanı hep akıl almaz derinlikte uçurum-merdivenlerin ulaştığı küçük alanda, üzerindeki mezar taşı benzeri çıkıntının güneş saati işlevi gördüğü yekpare iri bloğun etrafında toplanan grup Melbin’e kulak verir: “Qechua dilinde yön isimleri yok, yine de altarın dört köşesi, büyük kesinlikle dört kutsal yeri işaret ediyor; doğuda Happy Hat, batıda San Miguel, kuzeyde Wayna Picchu, güneyde de Machu Picchu… Cuzkenia Beer 2000 yılında reklâm filmi çekerken ağır makinelerden birinin düşmesiyle bir köşesi kırılmış. Ezoterikler, taşın -“abla”nın nasiplendiği- enerji yaydığını düşünüyorlar.”


Melbin’in işaretlediği noktadan bakanın, önündeki blokla arkadaki dağın aynı konturu taşıdığını gördüğü dağ, “bir anıt; Meryem’i de eteğini kabarık çizerek dağlaştırıyorlar.”Ardından doğal olarak havalanan karşılıklı iki dinlenme odası geçilir.


“Abla”nın ortanca kız kardeşi, görünüşünü Avrupalı’ya benzettiğinde “İspanyollar da benim atalarım,” diye yanıtlar Melbin, ama anne tarafından daha fazla Qechua olduğunu, büyükannesinin anlattıklarından çok etkilendiğini söyler. Günde iki partide 400 kişiye izin verilen, 1 saat 50 dakika süren Genç Dağ (Wayna Picchu) tırmanışını, itirazlara rağmen, ilk bebeğine yedi aylık hamileyken yaptığını, kızının karnında kendisi kadar mutlu olduğunu hissettiğini anlatırken, ne kadar İspanyol görünürse görünsün, öz be öz Inca Melbin, “genç Picchu” der, “mezar olarak kullanılmış.”


Yaklaşık 3.5 saat süren gezinin başında uğradıkları gözlem kulesine tepeden bakan grup kentin en dışındaki yerleşimleri gezer; “taşlardaki delikler, eğimli çatıları rüzgâra karşı koruma amaçlı, en çok 4-5 kişilik aileler bir odada kalıyorlar, evlenmeden beraber yaşıyorlar ama çocuk sahibi olmuyorlar, toplum içinde cinsellik normal.”


Çatlak duvar üzerinde güneşlenen, kürkü çok değerli iki çinçilla için Melbin “onlar” der,“buranın asıl yerlileri.”


Oyularak yapılmış seyrek aralıklı yekpare merdivenle küçük bir alana çıkan grup, iki parmak derinlikte suyla dolu, orta boy tepsi büyüklüğünde iki taşın astronomik –ağırlıklı Samanyolu-gözlem amaçlı olduğunu öğrenir, Condor Tapınağı’na geçer.


Açılmış havalanmaya hazır kanatlar ve önündeki baş benzeri doğal kayalık yapıyla, ölülerin ruhlarını yukarı taşıyan akbabayı andıran anıtsal yapının kuytu bir yerinde grubu çevresine toplayan Melbin, üç farklı irilikteki coca yaprağını boy sırasına dizer, minik bir rulo yapar, ısırır. “Birlikte çiğneyeceğiz, beraberce deneyimleyeceğiz” der, “çiğne, sıvıyı yut, sağ yanak içine yerleştir, tadı kalmayıncaya dek ağzında tut, kimyasal kullanmadığınız sürece bu, yüksekliğin, soğuğun, açlığın etkisini azaltan bir ilâçtır, uyuşturucu değil.”


Grup Condor Tapınağı’na girer, dar koridor sonunda duraklar, “dağlarda gezerken köylüler size coca sunarlar, kabul ederseniz sofralarına oturabilirsiniz” diyen Melbin gök, Dünya, yeraltı -cehennem değil- üçlemesini sembolize eden farklı boyda üç yaprak seçer, sunu için aralarında paraların da olduğu kovuğa koymadan, “bu sadece bir turistik gezi değil” der,“bir şükran bildirme, öncelikle buraya kadar geldiği için Mevlide Hanım’ı kutluyorum” Grup Pachamama’ya teşekkür ve dileklerle kendi coca yaprağı sunularını kovuğa koyar.


Şanslarına hep açık pırıl pırıl havada yapılan gezi sonunda Melbin’in, çıkışta, köşede bir masada pasaportlarına “Machu Picchu 100. yıl” damgası bastığı grup, emanete verdiği giysilerini alır, kuyruğa girer, ekolojik otobüslerle termal banyolarıyla tanınan Aguas Caliente’ye döner.


Lokanta önünde öğle yemeği yedikleri sıra, masaları dibinde And müziği yapan uzun saçlı adamların bir karış arkasından geçen PeruRail marşandizi gürültü, mazot dumanı ve epey neşeye neden olur.


Sokak aralarını tıklım tıkış dolduran, ustalık gerektiren el işinin, dokumanın satıldığı, gezmekle bitmeyen, tezgâhları köşesindeki televizyonlarından -çok tanıdık- ağlak Lâtin dizilerinin mırıltısı arasında yükselen çığırtkan –yine çok tanıdık- reklâm şirretliğiyle hiç ilgileri yokmuş gibi görünen, tezgâh aralarında birlikte büyüttükleri bebeleriyle haşır neşir pazar ahalisi, işlediklerine benzer, rengârenk bir sükûnet, sabır, alçakgönüllülük, hoşgörü, çalışkanlık… tablosu gibidir.


İstasyonda, yanı başlarında sevecen ebeveyn gibi yükseliveren, dibi Meleğin Trompeti ağaçlarıyla süslü dağın “abla”da yarattığı “güvendeyim!” duygusu, ona kalırsa ancak tam orada, elini uzatsan dağa dokunabilirmişsin sandığın yerde yaşanabilir.


17:27 treniyle gerisin geri yola dökülen yorgun turist tayfası, kendilerine makarna, salata, kek ikramı yapan biri kız diğeri utangaç delikanlının -beraberlerindeki maskeli, bastonlu, boncuklu giysili “çakma” şamanla- sundukları giysileri, almakta değilse de alkışlamaktan geri kalmazlar.


Her yönüyle çok doyurucu gün sonunda, Ollantaytambo’dan bindikleri minibüsle Cuzco’ya yollanan “abla” grubuna, yağlı radyatörlerin ısıttığı odaları ana kucağı gibi gelmiş olsa gerek.


“Abla”nın burçdaşı Sema’nın objektifinden:

https://picasaweb.google.com/101792565612279317346/PeruBolivyaGezisi5Gun1Eylul2011#