10 Eylül 2013 Salı
Ekvador’daki beşinci günde “abla” grubu, trenle Şeytan’ın Burnu’na iner, sonra Cuenca’ya gider.
5 Ekim 2011 Çarşamba
Altıncı Peru gününde “abla” grubu, Cuzco, Saqsaywaman, Q‘enko, Tambomachay ve Pucapucara’da.
2 Eylül 2011 Cuma sabahı, -uykuları, önceki gecelerde saat 3 civarı bölünen- “abla” ile ortanca sonunda uyum sağlar, 6:00’da şen şakrak bir kuşun az çığırtkan şakımasıyla uyanırlar. Gruba önceden verilen hava tahmininin tersine, hava açık.
3.400 m. rakımlı Cuzco’nun San Blas esnaf mahallesindeki otelin, bakımlı avlu çevresine, bir, iki, üç kat düzeninde dizili odalara tepeden bakan girişi, geleni, dibine yığılı bir kucak odunun çıtır çıtır yandığı soba ve sıcacık coca çayı ile karşılar. Bir kat altta, eski güzel binanın köşesi şömineli salonunda kahvaltı eden grup, kapı alınlıkları aile armalarıyla süslü eski evler önünden dar sokaklar boyunca inip, bindikleri minibüsle Cuzkenia Beer fabrikası önünden geçerken Melbin, içenlerin yorumlarına dayanarak Cuzco üretiminin yerel tahıllar dolayısıyla Lima’dan lezzetli bulunduğunu söyler.
“İlk ziyaretimizi Santa Domingo Manastırı içindeki Inca, Qorikancha Tapınağı’na yapacağız, tuhaf ama bu tüm Cuzco için söylenebilir. Kutsal yerler hep üst üste inşa edilmiş. Cuzco sismik bir şehir 300 yılda bir tümden yıkılıyor, sonuncusu 1950’deydi, telaşa gerek yok. Inca’ların depremle mücadele yöntemlerine ulaşılamadı.”
Önündeki geniş çim alan yanından minibüsle küçük yokuşu tırmanan grubun karşısına çıkan, manastırın ön duvarına yapıştırılmış gibi görünen çok iri taşlarla örülü gri duvar gerçekten tuhaf!
Manastır girişinde tarihçi Garcilaso Inca de la Vega tablosu önünde toplanan gruba Melbin, Inca prensesi anne ile İspanyol babanın çocuğu, (yarı Inca yarı İspanyollara Mestizo deniyor), her iki taraftan bilgi topladığından çok önemli tarihçi hakkında bilgi verir. “Tapınağın üzerine manastır yapılmadan, 6 yaşlarındayken gördüğünü, çizimleriyle kitaplarında da aktardı.”
26 papazın yaşadığı manastırın biri kapalı iki avlusundan ziyarete açık olanın sütunları ardında yer alan, korunmaya alınmış Inca tapınağı kalıntılarında Melbin anlatır: “Machu Picchu’da gördüğünüz, araya bir kâğıdın bile giremeyeceği harçsız mimari ustalığını burada da göreceksiniz. İspanyolların bir kısmını yok ettiği Gökkuşağı ve Şimşek Tapınakları simetrik iki yapıydı. Yazın çok gökkuşağı görülür, büyükannem parmağınla gösterme düşer derdi, o saygı yaratmak istiyordu, biz etkileniyorduk, benim çocuklarım güler geçer. Korunma olmadığından yıldırım çarpması yangınlara ölümlere neden oluyordu, ölüme neden olanlar ikinci sınıf Tanrı addedilirken, sağ kalanlara seçilmiş gözüyle bakılıyordu.”
Melbin, ayaklarını bitiştirerek durmasını istediği “abla”nın küçük kız kardeşini hafifçe iter, sallanınca bir de bacaklarını açarak durmasını ister, tekrar ittiğinde sağlam duruş nedeniyle gözlenen sallanmama durumu, ikizkenar kapı, pencere ve yapı cepheleriyle özel Inca yapı tekniğine iyi bir örnek olur.
Tarım hayvancılık yapılan terasları, zamanında, doğal boyda altın heykellerin süslediği bahçelerden, altın gümüş yapraklarla kaplı yüksek duvarların ayırdığı maket üzerinde anlatılan: “…Yıldızlar Tapınağı ile %90’ı yok edilmiş Ay, tamamı yok edilmiş Güneş Tapınakları’nı görüyoruz. Amaç İspanyol Haç’ını yerleştirmek.”
Taşların birbirlerine dikey olmaları durumunda girinti ve çıkıntılarla, yatay iseler T şeklinde oluklara eriyik bronz akıtılarak depreme karşı esneklik sağlayacak biçimde örülmesini anlatan Melbin, “taşlar eşit olmadığı için matematiksel mükemmellik gerektiriyor, düzeltme ve cila sonrasında…”
Manastırın ortasındaki bahçenin bir köşesinde, omzunda ufak bir adam maketinin olduğu iki üç adam boyundaki iri maket için “baharda birçok kutlamalar, geçitler olur” der Melbin, “maketler yapar, yarışmalarla en iyiyi seçerler, Rio karnavalı gibi ama daha geleneksel.”
“Inca’nın niye yıkıldığının ipucunu veren tablo; ilk eşten olma Cuzco doğumlu ilk oğul tahtın varisiyken, ikinci eşten olma oğul, hizmetkârların taşıdığı Atahualpa solda, Pizarro sağda… Kuzeyde doğduğu için Kuzey ona, Güney de kardeşi Huascar’a verilmişti. İspanyollar böyle bir kardeş kavgası ortasına geldiler. Tuzağa düşürdükleri Atahualpa, Pizarro’ya odalarını ellerinin ulaştığı yükseklikte –yaklaşık 90 milyon dolar- altınla doldurabileceğini söyler. Daha fazlasının peşinde olan Pizarro altını aldığı halde, o arada kardeşi Huascar’ı öldürten Atahualpa’yı öldürtür.”
“Gümüşle kaplı Yıldızlar Tapınağı; Haziran Temmuz’da 3700 metreden gökyüzü temiz görünür, Samanyolu ile Chaska dedikleri Venüs’ü gözlüyorlar, bulutsuları hayvanlara benzetiyorlar. Ay dişil, Güneş eril, yıldızlar çocuk… Duvarları kaplayan altınla gümüşü sıyıran İspanyollar hasarı resimlerle örtmüşler. Depreme teşekkür borçluyuz, İspanyolların yaptıkları yıkılınca Inca ortaya çıktı.”
“Tüm imparatorlukta törenlerle kutlanan, 21 Haziran’da günışığının düşüşünün gözlendiği törensel niş, Güneş Takvimi… Hala izlenebiliyor, İspanyollar önce ahşap kapıyla örtmüşler, deprem sonrası restore etmişler. Üzerindeki delikler altın, gümüş, deniz kabukları için.”
Bütünüyle gümüş kaplı –Inca- Ay Tapınağı’nın kalan parçası, -İspanyol- Manastıra bir kemerle bağlanmakta. “İspanyollar, Güneş Tapınağını, kafasını kesersek bedenini kullanabiliriz diye düşünerek, tümüyle yıkıyorlar. Sonuçta insanlar buraya ibadet için geliyorlardı.”
Karşılaştıkları altın gibi parlayan pano için Melbin, “Avrupalıların Qechua sembollerini açıklama amacı taşıyor” der, “ama çok sulanmış, Inca güneşi hiçbir zaman gözü kaşı olan bir surat olarak çizilmemiştir.”
Bir köşesini adam boyunda rezene, küpe, pek çoğu ağaçlaşmış çiçeğin süslediği bahçe geçilir; minibüse binen grup, yayalığı teşvik için bazı kısımlarının trafiğe kapandığı, ortasında Pachacutec’in altın renkli heykeli dikili parkın bulunduğu, şehrin tarihine tanık büyük meydanının bir kenarını kaplayan Cuzco Katedrali, çepeçevre alçak dağlar önünde olduğundan çok daha heybetli görünmekte…
“Soyluların evleriyle çevrili dikdörtgen meydanda yer alan Katedralin yerinde Viracocha’ya adanmış bir tapınak vardı, İspanyollar her şeyi yıkıp yok ettiler ama taşları kullandılar. İspanya Kraliyet ailesi, buraya Hıristiyanlığı yayma amacıyla gelen din adamlarını destekledi; aralarından beşi çok önemli, biri geri dönmüş, üçü ölmüş, biri sağ… Colomb ve diğer fatihlerden aldıkları bilgilerle gelenlerin asıl amacı altın, gümüş, ilk işleri kamuflaj amacıyla basit bir alan seçip bir haç dikmek.”
“Katedralin yapımı depremler ve parasızlık yüzünden 140 yıl sürmüş, deprem yapı tekniğine sahip değillerdi bir de altın vardı ama para yoktu, cennette yer vaat ederek yerli halkı çalıştırdılar. İki şapelli, Latin haçı formlu binanın yapımında üç mimar var.”
1723’te bitmiş, sade tavanla tezat sedir ağacı üzerine altın varaklı altar ve duvarlarda çerçeveli aynalarla süslü “Kutsal Aileye Adanmış Şapel halka kapalı ama para ödeyip nikâhlar için kullanılıyor.”
“Pazar ayinleri Qechua dilinde… Ana kilisede, dönemi anlatması bakımından önemli 300 tablo var, açılan okulda yerel ressamlar eğitilmiş, perspektifi yeni öğrenmişler… Çok güzel yüzlü anlamına La Linda diye anılan Cuzco’nun patronu Meryem hamile, Katolik sembollerin Inca anlayışıyla yorumlanışı diyebileceğimiz dağ şekilli elbisesi, altın ve elmaslarla süslü.”
“1650 tarihindeki meydanı ve depremi anlatan tabloda kiremit çatılı ilkel kilise görülüyor; tüm İspanyol yapıları çökerken halk İsa heykelini dışarı çıkarıyor, deprem durunca İsa, Depremlerin Lordu diye anılmaya başlıyor. %80 anonim tablodaki yerleşim aynen korunmakta, yalnız İspanyollar meydanı ikiye bölmüşler.”
Inca katili (Jacomo) James’in resmi, ters ışıklı oluşlarını “abla”nın dikkat çekici bulduğu iki tablo, “Meryem tablolarından ikincisi, -gözlerin sizi izlediği, tümüyle Avrupai tarzda- bebekle Madonna”, bir elinde gelin buketi diğerinde İsa’yı taşıyan önü dilek kâğıtlarıyla dolu aziz tasviri, Depremlerin Lordu İsa; “gövde için tahta yerine papier mache benzeri bir teknikle güçlü kaktüs cinsi agave kullanılmış ve lama derisiyle kaplanmış. Elleri, yerlilere benzeyen –yürümekten deforme- ayakları ile şamdanların isinden, Haziran’da Paskalya’da (Holy Monday) dolaştırılırken üzerine serpilen çiçek tozlarından koyulaşan rengi benimsenmesini kolaylaştırmış.”
Yapımı 40 yıldan fazla süren, Güneşin doğuşunu sembolize eden bakireye adanmış, tümü sedirden oyulmuş muhteşem koro kısmı, ortadaki orgu çevreleyen rahip, aziz, azize kabartmaları yanında kolçaklardaki -Inca etkisi- mısır figürleriyle süslü.
Ana altarın 1250 kg gümüşle kaplı taş sütunları önünde duran, yağmurlar yağdıran azize “Santa Rosa heykeli bu hafta boyunca yapılacak törenlerin bir parçası… Peru, Meksika’dan sonra en çok gümüş ihraç eden ülke, altında da 10 ülke arasında.”
Avrupai tarzda, kadınımsı hatlar ve küçük kafayla çizilmiş İsa tablosu ardından girilen oda, ilk rahipten başlayarak, hala işbaşında olan dâhil, din adamlarının tam listesi yanında tablolarıyla dolu; “abla”ya son film festivalinin en iyi filmi dediği Yağmuru Bile’deki rahibi hatırlatan “ilki üç yıl kalmış, Incalardan yana tavrı yüzünden, burasıyla ilgili İspanya’da sadece yalanlar söyleniyordu dediği için geri çağrılıp öldürülmüş.”
Mestizo Marcos Zapata’nın Son Yemek tablosu; teknik hatalarla dolu resimde “yerli giysileri içinde İsa havarileriyle, yerel meyveler, mısır, guinea pig yiyor, chica morada içiyor. Pizarro’ya da benzetilen Judas’ın yüzü siyah… Heykellerde İsa’nın üzerindeki süslü etek Incalardan geliyor, spor yarışmalarının galipleri aynı zamanda ergenlikten erkekliğe geçişi sembolize eden siyah etek giyerlermiş.”
“Fethi simgeleyen 1533 tarihli ahşap ve kıymetli taşla bezeli haç orijinal; ilk basit şapele konmuş, ilk yerinde de korunmuş.”
“Garcilaso Inca de la Vega’nın küllerinin yarısının olduğu konduğu şapel; Atahualpa ve Huascar’ın anneleriyle, de la Vega’nın annesi kuzen. 60 yaşından sonra yazmaya başlamış, yaşamının son kısmını geçirdiği İspanya’da öldüğünde, 1976’da, İspanyollar küllerinin yarısını, yarı Inca olduğu için Cuzco’ya yolluyorlar.”
Tüm konuşmalarında “n” sesini vurgulayarak “Innnca” diyen Melbin’in dikkat çektiği, küllerin yarısını taşıyan gümüş sandık üzerinde, Inca sembolleri ile İspanyol ordu armaları bir arada.
Minibüse doluşup şehir dışına çıkan grup, puma biçimli Cuzco’nun başı, aynı zamanda şehri koruyan, düzlüğe dayanmış üç kademe zigzag biçimli duvarları çok iri taşlarla örülmüş Saqsaywaman’da iner. Çok geniş alana yayılmış bir tapınak olan yapıyı “ilk gördüklerinde insan yapımı olduğunda şüphe eden İspanyollar kale sanmışlar, taş ocağı olarak kullandıklarından yapıdan geri fazla bir şey kalmamış. En büyüğü 120 ton olan kireçtaşı bloklar 7 km. uzaktan getirilmiş, gelme ve yerleştirilme macerası şaşkınlık yaratmış, blokların altına çukurlar açıyor, yerde yarım yapıp kütüklerle yerleştiriyor, yerinde tamamlıyorlar. Çalışamayacak kadar hasta ya da yaşlıların yaptığı müzikle, coca desteğiyle…”
Birkaç basamakla çıkılan ilk kademede “duvarların daha yüksek olduğunu düşünün” der Melbin, “labirent gibi, zigzag oluşunun anlamı bu, iri delikler drenaj amaçlı, yoksa duvar gerisindeki küçük taşlar dökülürdü, zeminde de aşağı su geçirmeyen kil tabakası var.” Tuvalet, banyo ihtiyacı sorusunu, “nehirlerde” diye yanıtlar, “tuvalet foseptikle, dolunca üzerine kül döküp tekrar kullanıyorlar.”
Duvarlar boyunca yürüyen grup -epey zaman kuzu sandığı- bebek alpakaları kucaklarında birkaç yerliyle karşılaşınca, kısa bir fotoğraf ve bebek alpaka sevme molası verilir.
“And’ların spritüel merkezi” tabelası yanında 1 USD’a fotoğraf çeken dâhil, satıcılar ısrarcı değil. Minibüste ayakta, laptopunda tanıtımını yaptığı belgesel CD’lerini 30 S/. (10 USD)’e satan adam ören girişine bırakılır, grup okaliptüs ve kekik kokuları içinde yoluna devam eder.
İndikleri yerde, çepeçevre ikizkenar yamuk pencerelerle çevrili meydanın ortasındaki iri kaya önünde durur, Melbin’i dinlerler: “1942’de arkeolojik kazı sırasında ortaya çıkan Q‘enko, reenkarnasyon üzerine konuştuğumuz yer olacak. İspanyollar şeklini bozduğundan ilk halini bilmiyoruz, puma olabilir.”
Mağara içine ilerleyen dar kısa koridor, basamaklı yekpare taşın bağlandığı masa yüksekliğinde kaya önünde sona erer: “Mağarayı, gömü öncesi mumyalama işlemi için çalışabilecek kadar genişletip taşı düzeltmişler. Göğsü yarıp coca yapraklarıyla hazırlanmış suyla yıkıyorlar, çıkarılan iç organlar gömülüyor, gövde cenin pozisyonunda kumaşlarla sarılıyor. Sonraki yaşama hazırlık olan mumyalama daha çok imparator, ailesi ve asiller için, adak gençler hariç herkesin iç organları çıkarılıyor ama halktan kimseler mağaralardaki mezarlara konuluyor. Kralların –sadece- kalplerinin külleri Qorikancha Tapınağı’nda altın kaplarda saklanıyor; beden, condor ona yeni bir ruh getirene dek onunla konuşarak, sarayda saklanır. İspanyollar sarayda çok iyi saklanmış 12 mumya bulmuşlar, halka, gidip gömmelerini söylüyorlar, halk direniyor, İspanyollar yakmaya hazırlanırken 8 tanesini kaçırıyorlar. Reenkarnasyon için bedenin tam olması, mesela kafası kopan askerin başının bulunması gerek.”
3765 m. rakımdaki Tambomachay, soylulara ait çeşmelerin bulunduğu kutsal bir alan. Çok sert esen rüzgârda hafif eğimli taş döşeli yolu tırmanırken grup, yol boyu otlayan lama ile alpakalar arasındaki farkı öğrenir: “Alpakalar daha ufak ve gözleri çukur”.
“Suya adanmış bir tapınak, Tambo şehir Machay dinlenme anlamında, halk nehir boylarında bayram yaparken soylular burada” diye anlatır Melbin, “taş duvarın ilk iki sırası restore edilmiş, 3. ve 4. sıra orijinal. İlk sırada iki, ikincide bir çeşme var, kaynağı belirsiz yeraltı suyu, doğa ana Pachamama’nın hediyesi. Kaplar aynı anda doluyor, debi aynı, mükemmel düzenlenmiş. İçenin ikiz, üçüz doğuracağına inanılıyor, biz içsek büyük ihtimalle hastalanırız, dağda yaşayan kadınların metabolizması farklı.”
Orijinal, taşıyıcı Inca duvarlarını izleyerek dönerken, kiliseye, azizlere gitmediğini, dua etmediğini, kendine göre ibadet ettiğini söyleyen Melbin, İspanyol turistlerle atışan rehberler konusunda, “tarihi eşelemenin anlamı yok” der, “geçmişte kaldı, şimdi altınımız var ama yoksuluz, bununla ilgilenmek gerek.”
Yol üzerindeki, aynı zamanda bir gözlem noktası da olan Pucapucara, 40.000 kilometrekarelik alana, 20’şer km aralıklarla yayılmış bir chaski (ulak) noktası; “20 km koşan ulak istasyona yaklaştığını, öttürdüğü deniz kabuğu ile haber verir, beklemekte olan gelene eklenir, haberi aktardığı süre boyunca beraber koşarlar, sonra öteki devam eder yorulan dinlenmeye çekilir, bayrak yarışı gibi.”
Cuzco’ya dönen grup, sonuncusu 6 aylık bebek, iki çocuk annesi, güzel İspanyol yüzlü gerçek Inca Melbin Hanım’la vedalaşır, İtalyan lokantasında yemeğe giderler. Bulgur benzeri ince tahıl quinoanın İtalyan mutfağına Inca havası verdiği öğle yemeği pisco sour ikramıyla sona erer.
Yemek sonrası serbest zamanı sokak aralarında gezinmeye ayıran kardeşler, yorulan teyzeyi, bulunduğu sokakla otelin adını yazdıkları kâğıtla durdurdukları taksiye bindirir dinlenmek üzere otele yollarlar.
Ellerindeki haritaya bakarak bir Inca sarayı bulma niyetiyle ilerlerken karşılarına bir alpaka fabrika/mağazası çıkan kardeşler, iki kata yayılmış, istenirse -bir haftada karşılanan- sipariş de edilebilen pek çok örgü ürünle karşılaşır, alışveriş ederler.
Çıkmalarına yakın dükkâna gelen Ankaralı grup, -kendileri gibi deniz seviyesi Lima’dan başlayıp, Kutsal Vadi, Cuzco rotasıyla alışarak yükselmek yerine- direkt Cuzco’ya inip geziye buradan başlamaktan, perişan! Hanımlar alışveriş ederken elinde coca çayı yüksekliğe uyum sağlamaya çalışan beyle kısa sohbet sırasında, ortanca kız kardeş heyecanla gezdikleri yerleri anlatırken, basınca uyum sağlama gayretindeki bedeni tarafından, mide bulantısıyla uyarılır.
Güneşin kaybolmasıyla, birden 10-15 derece soğuyan akşamda saat 21:00’e dek, kentin, “pumanın beli”ne yakın meydanın köşesinde durup coca molası verirler. Işıklı, kalabalık kiliselerle dolu sokaklarda, meydanlarda dolaşır, kaybolurlar; adres sormaya girdikleri otel lobisinde, çok yaşlı bir turistin, sakince, maskeyle yanı başındaki tüpten oksijen alışına tanık olurlar.
Otellerine döndüklerinde, başını boş buldukları bilgisayardan postasını yoklamak isteyen “abla”, adresinin kendisine “Fatma bu sen misin?” diye sormasını çok eğlenceli bulur.
“Abla”nın burçdaşı Sema’nın objektifinden:
https://picasaweb.google.com/
3 Ekim 2011 Pazartesi
Beşinci Peru gününde “abla” grubu, 100. yılında Machu Picchu’da.
Dağların karlı sivri tepelerini ışığa boyayarak yükselen güneşin ısıttığı Vadi’de, trene binmek üzere Ollantaytambo’ya yollanan gruba Melbin’in dağlar arasındaki beyaz lekeleri göstererek anlattıkları; “ Kutsal Vadi’nin bir diğer hazinesi de tuz, 1000 yıldır kullanılıyor, yiyecekleri saklamada kullanıldığı için çok önemliydi, yazlar yağışlı ama yılın diğer kısmında hasat edilir, pancardaki fazla iyotu doğal biçimde dengelemeye yarıyor. Önceki toplumlar gölcük kıyılarından toplarken Incalar tarımını yaptılar.”
1,5 saat sürecek, 2800’den 2400 metreye inecekleri 42 km.lik yolun başında grup, gövdesinde boydan boya Peru Railway yazılı trenin A vagonuna pasaport ve isim okunarak bilet kontrolüyle alınırlar.
Ülkeye girişte doldurdukları Andian Immigration Card’a ilâve, otel giriş çıkışlarında doldurulan formlar, adlarına kesilmiş Peru Railway Machu Picchu biletleri, “abla”ya kalırsa, Peru’nun turizme verdiği önemin boyutunu göstermekte.
Trenin yetmiş iki buçuk milletten mürekkep yolcusuyla begonvilli bahçeler, likenler aşağıda, bulutların yavaşça yürüdüğü dik yamaçlar yukarıda Urubamba Kanyonu’nda yol alan grup, yarı yarıya şeffaf tavandan görünen -sabah fotoğrafladıkları- 5700 m. yüksekliğindeki zirveye 1958’de biri Hollandalı diğeri Fransız iki dağcı tarafından çıkıldığını öğrenirler.
Kendi dillerini izleyen İngilizce açıklamalardan sonra gitar, yaban hayatı seslendiren değişik boylarda kamış ve flütle, en az dokumaları kadar renkli And müziği yayınına geçen, arada, sıra dışı kısa bir duraklamayla yürüyüşçüleri alan trenin, önce tost, meyve salatası, coca çayı servisi yapan genç görevlileri, ardından bir kısmını üstlerinde sergiledikleri t-shirt, şapka satışına geçerler.
8:30’da Aguas Calientes’ye varıp trenden inen yolcular, ekolojik otobüslerle 20 dakikada, dönerek tırmanırken dar toprak yolun kıyısından Urubamba Nehri’nin su sızıntısı gibi göründüğü yükseklikteki Machu Picchu’ya taşınırlar.
Ören alanında bulunmadığından -bilet kesilerek girilen- tuvalet molası sonrası havanın açık oluşu nedeniyle hafifletilen dış giysiler torbalanır 5 S/ karşılığı emanete bırakılır, turnikelerden ve ardı ardına Machu Picchu, Hiram Bingham, keşfin 100. yılı konulu üç tabela önünden geçilir, dar bir patikayla kente girilir.
“Dünyanın yedi yeni harikasından biri Machu Picchu, kutsal bir alan” der Melbin, “enerjetik anlamda bir arınma alanı… İki bölüm; evler yukarıda, tarımsal alanlar, işlikler aşağıda.”Depo önünde soluklanırken “çatılar, yağmurda şişen, güneşte kuruyan yabani otla örtülür, yılda bir kez değiştirilir, bu da bir bayram, festival…”
Şehre su getiren kanal boyunca yürüyen grubun yolu, tırmanmaya başladıklarında sık sık, basamaklarda burun buruna geldikleri lamalar tarafından kesilir.
“14 kral var; 400 yılda, daha fazla aslında, Incalar biz iyi yönetenleri hatırlıyoruz diyorlar, burası 9. ve en önemlisi Pachacutec için yapılmış. İspanyol kayıtlarında burası şehir olarak geçmez. Tabanı dar olan Wayna Picchu genç dağ, geniş yayılma alanıyla Machu Picchu eski dağ olarak geçer.”
Bir köşe başında uzamış, derin uçurumun tepesindeki hafif eğimli “iyi şans” taşında fotoğraf çektirmek isteyenler kuyruğu geçilir; grup tırmandıkları gözcü kulübesinden –bilindik- Machu Picchu manzarasına bakarken Melbin buranın Pachacutec’in dinlenme yeri seçilme nedenlerini aktarır: “Cuzco’dan 1000 m. aşağıda daha yumuşak iklim, korunaklı, rehabilitasyon, trans, arınma anlamında özel bir yer. Bir okul gibi de kullanılmış. 250 milyon yıllık volkanik yapı üzerine, doğayla uyumlu mimari anlayışla granitle, taşla, şehri hiç demir kullanmadan yaptılar, demir İspanyollarla geldi.”
“Dağı örten bitki örtüsünü temizlediler, sonra taşlarla bir maketini yapıp öyle uyguladılar, dağlardan gelen su kanallarla yönlendirilerek 16 çeşmeye ulaşıyordu, birincisi Pachacutec’in sarayı önünde… Öncesinde suyu sırtlarında taşıdıkları düşünülüyor. Doğuya bakan 600 terasın %80’inde çok verimli tarım yaptılar, %20’si depreme karşı, mühendislik harikası.”
“Yapımı 1450’de başladı, imparatorluğun her yanından taş ustaları geldi, büyük anıtlardaki –piramit- gibi kölelik yok, toprak, ev ya da ürünle ödüllendirilen gönüllülük, dönemsel çalışma söz konusu… Burada çalışmak büyük onurdu.”
“Sabit yaşayan 400-600 kişiyle, 1000 kişinin yaşadığı kent küçük meydanlarla bölünmüş, iç dış kille sıvalı evlerin hiç biri diğerinin manzarasını kesmez.
“1570’te terk edildi; susuzluk ya da salgın hastalık yüzünden terk edildiği düşünülüyor ama aslında onlar burasını İspanyollar bulmasın diye terk ettiler. Burası halkın bildiği bir yer değil, çok uzaktan çalışmaya gelenler evlerine döndüklerinde bir daha gelmediler, halkın ve imparatorların kullandığı yollar da farklıydı, burada olanlar, en yüksek sınıf soylular ve onlara hizmet edenler, sırrı sakladılar.”
“Burayla ilgili her konuşulan teoridir, yazılı hiç aktarım yok” der Melbin, “Rehber olarak bize düşen arkeologların önem verdiklerini öne çıkarmak, diğer görüşlerle bir sentez sunmak. Araştırmalar sürdükçe yeni verilerle güncelliyoruz. Daha önce hastalık, susuzluk nedeniyle terk edildi diye anlatıyorduk.”
“Chaski denen, haberi bayrak yarışı gibi koşarak bir noktadan diğerine ileten ulaklar aracılığıyla İspanyolların geldiğini haber aldılar, ülkenin tehdit altında olduğunu görünce savaşı sürdürmeye Cuzco’ya gittiler.”
Karşıdaki dağ üzerinde, kontrol amaçlı Güneş Kapısı’nın belli belirsiz seçildiği incecik yolu işaret eden Melbin anlatır, “Güneşin Oğlu yarı Tanrı Pachacutec buraya tahtı üzerinde, ardında soylular, başı üzerinde bir şemsiye tutanın da dâhil olduğu kalabalık bir hizmetli grubuyla, diğer Inca yerleşimleri de ziyaret edilerek 3 günde aşılan 16.000 km uzunluğundaki Inca Kral Yolu boyunca taşınarak geliyordu.”
“Bir tepede bayrak varsa oraya ulaşan bir Inca yolu vardır ve küçük de olsa bir yerleşim, kendinizi orada kondor –akbaba- gibi hissedersiniz.” Büyük granit blokları göstererek “şehri bu duvarlarla dağın üzerine tutturmuşlar. Kentin %60’ı orijinal. 1570’lerde terk edilişinden 1911’e dek bitki örtüsü altında kalarak korunmuş olsa da gelişmiş inşaat tekniğinin etkisi büyük.”
Tarım alanlarını şehirden ayıran çepeçevre duvardaki, -genç dağ Wayna Picchu’ya muhteşem kadraj sağlayan- geniş yüksek giriş, payandalarla desteklenen ahşap kapıyla şehri yılanlardan yabanî hayvanlardan koruyor.
“Tapınak ve evlerinde kapı kullanmayan Incalar evlerin alt katını yaşama alanı, üst katları ise iyi havalandığı için kiler olarak kullanıyorlar. İkizkenar yamuk formlu pencerelerin kapalı olanları sunular için niş görevinde. Masa, dolap vs., ortada eşya yok, güvenli değil.”
Saray en güzel manzaralı yerde değil, tapınağa –babaya- yakın; girişinde, zemindeki kaya, “ruhları barındıran dağ”ın bir parçası olduğu için dokunulmamış. Kille sıvalı saray duvarları vikunya derisi, gümüş ve altınla kaplı. Büyük granit blok imparatorun yatağı…
“P” harfine benzeyen formuyla, %90 orijinal “Güneş Tapınağı Machu Picchu’nun kalbi, güneş takvimi de denebilir, bir çatısı olup olmadığını bilmiyoruz; yeni yılın başı, tarımsal önem taşıyan 21 Haziran’da, doğuya bakan pencereden giren gün ışığının düştüğü zemindeki kaya–altar-, aynı zamanda lama kurban edilen bir tür sunak.”
“Şehrin tüm taşlarını yerleştirmek istemiyorlar, Unesco kriteri… Son 6 yılda, Pachamama’ya adandığı düşünülen bir oda daha bulundu.”
“Dağdan kendi bilinciyle kopan blokların” toplandığı yeri işaret eden rehberlerini destekleyen Melbin’in anlattıkları: “Blokları parçalarken hep çatlaklarla çalışıyorlar; çatlaklara altın, gümüş, bakır karışımı ya da hematit keskilerle açtıkları deliklere çaktıkları ahşap çubukları ıslatıp, hiç çatlak kalmayana dek bölüyorlar.”
“Hiram Bingham buraya aslında, Latin Amerika’nın bağımsızlığı, San Martin’in, Simon Bolivar’ın yaşamları, mücadeleleri konulu tezi için gelmiş. Bir yerlinin kendisine Incalar hakkında ne bildiğini sorması üzerine, İspanyol öncesi dönemi incelemeye, son Inca topluluğun çalıştırıldığı Vilcapampa’ya gidiyor. Dolaşırken, elinde ipuçları da var, köylülerden birinin Eski Dağ’ın üzerinde bir kent var deyişini büyüleyici buluyor. 24 Temmuz 1911, bu yıl keşfin 100. yılı.”
Melbin’in çim biçme makinesi olarak kullanıldığını söylediği lamalar sakince etraflarından geçerken grubun vardığı Botanik Bahçesi, şehrin bitki örtüsü hakkında fikir verme amaçlı. Ülkenin sembolü zambağa benzer Meleğin Trompeti, Şamanların trans için kullandığı ayahuasca, 375 türde orkide, ağaca dönüşmüş küpe, begonya, sahil bitkisi olmasına karşın özenle yetiştirilmiş coca…
“Taş işçiliği tapınakta mükemmel ama taşlar cilalanmamış; evler, teraslar kullanılırken tapınağın bitirilmemiş olması, daha büyük bir projenin parçası olduğunu düşündürüyor”diyen Melbin, -“abla”nın kim bilir kaç Dünya yaşamını kesintiye uğratan düşerek ölme deneyiminin anısıyla dizlerinin boşandığı- derin uçurumun dibinde minicik görünen, Cuzco’nun, Puno’nun enerji ihtiyacını sağlayan hidroelektrik santralini işaret eder.
“Amfiye gerek yok, doğanın uygun olduğu yer halk meydanı, doğa ile insanoğlunun mükemmel evliliği…”
Tırmandıkları, -bir yanı hep akıl almaz derinlikte uçurum-merdivenlerin ulaştığı küçük alanda, üzerindeki mezar taşı benzeri çıkıntının güneş saati işlevi gördüğü yekpare iri bloğun etrafında toplanan grup Melbin’e kulak verir: “Qechua dilinde yön isimleri yok, yine de altarın dört köşesi, büyük kesinlikle dört kutsal yeri işaret ediyor; doğuda Happy Hat, batıda San Miguel, kuzeyde Wayna Picchu, güneyde de Machu Picchu… Cuzkenia Beer 2000 yılında reklâm filmi çekerken ağır makinelerden birinin düşmesiyle bir köşesi kırılmış. Ezoterikler, taşın -“abla”nın nasiplendiği- enerji yaydığını düşünüyorlar.”
Melbin’in işaretlediği noktadan bakanın, önündeki blokla arkadaki dağın aynı konturu taşıdığını gördüğü dağ, “bir anıt; Meryem’i de eteğini kabarık çizerek dağlaştırıyorlar.”Ardından doğal olarak havalanan karşılıklı iki dinlenme odası geçilir.
“Abla”nın ortanca kız kardeşi, görünüşünü Avrupalı’ya benzettiğinde “İspanyollar da benim atalarım,” diye yanıtlar Melbin, ama anne tarafından daha fazla Qechua olduğunu, büyükannesinin anlattıklarından çok etkilendiğini söyler. Günde iki partide 400 kişiye izin verilen, 1 saat 50 dakika süren Genç Dağ (Wayna Picchu) tırmanışını, itirazlara rağmen, ilk bebeğine yedi aylık hamileyken yaptığını, kızının karnında kendisi kadar mutlu olduğunu hissettiğini anlatırken, ne kadar İspanyol görünürse görünsün, öz be öz Inca Melbin, “genç Picchu” der, “mezar olarak kullanılmış.”
Yaklaşık 3.5 saat süren gezinin başında uğradıkları gözlem kulesine tepeden bakan grup kentin en dışındaki yerleşimleri gezer; “taşlardaki delikler, eğimli çatıları rüzgâra karşı koruma amaçlı, en çok 4-5 kişilik aileler bir odada kalıyorlar, evlenmeden beraber yaşıyorlar ama çocuk sahibi olmuyorlar, toplum içinde cinsellik normal.”
Çatlak duvar üzerinde güneşlenen, kürkü çok değerli iki çinçilla için Melbin “onlar” der,“buranın asıl yerlileri.”
Oyularak yapılmış seyrek aralıklı yekpare merdivenle küçük bir alana çıkan grup, iki parmak derinlikte suyla dolu, orta boy tepsi büyüklüğünde iki taşın astronomik –ağırlıklı Samanyolu-gözlem amaçlı olduğunu öğrenir, Condor Tapınağı’na geçer.
Açılmış havalanmaya hazır kanatlar ve önündeki baş benzeri doğal kayalık yapıyla, ölülerin ruhlarını yukarı taşıyan akbabayı andıran anıtsal yapının kuytu bir yerinde grubu çevresine toplayan Melbin, üç farklı irilikteki coca yaprağını boy sırasına dizer, minik bir rulo yapar, ısırır. “Birlikte çiğneyeceğiz, beraberce deneyimleyeceğiz” der, “çiğne, sıvıyı yut, sağ yanak içine yerleştir, tadı kalmayıncaya dek ağzında tut, kimyasal kullanmadığınız sürece bu, yüksekliğin, soğuğun, açlığın etkisini azaltan bir ilâçtır, uyuşturucu değil.”
Grup Condor Tapınağı’na girer, dar koridor sonunda duraklar, “dağlarda gezerken köylüler size coca sunarlar, kabul ederseniz sofralarına oturabilirsiniz” diyen Melbin gök, Dünya, yeraltı -cehennem değil- üçlemesini sembolize eden farklı boyda üç yaprak seçer, sunu için aralarında paraların da olduğu kovuğa koymadan, “bu sadece bir turistik gezi değil” der,“bir şükran bildirme, öncelikle buraya kadar geldiği için Mevlide Hanım’ı kutluyorum” Grup Pachamama’ya teşekkür ve dileklerle kendi coca yaprağı sunularını kovuğa koyar.
Şanslarına hep açık pırıl pırıl havada yapılan gezi sonunda Melbin’in, çıkışta, köşede bir masada pasaportlarına “Machu Picchu 100. yıl” damgası bastığı grup, emanete verdiği giysilerini alır, kuyruğa girer, ekolojik otobüslerle termal banyolarıyla tanınan Aguas Caliente’ye döner.
Lokanta önünde öğle yemeği yedikleri sıra, masaları dibinde And müziği yapan uzun saçlı adamların bir karış arkasından geçen PeruRail marşandizi gürültü, mazot dumanı ve epey neşeye neden olur.
Sokak aralarını tıklım tıkış dolduran, ustalık gerektiren el işinin, dokumanın satıldığı, gezmekle bitmeyen, tezgâhları köşesindeki televizyonlarından -çok tanıdık- ağlak Lâtin dizilerinin mırıltısı arasında yükselen çığırtkan –yine çok tanıdık- reklâm şirretliğiyle hiç ilgileri yokmuş gibi görünen, tezgâh aralarında birlikte büyüttükleri bebeleriyle haşır neşir pazar ahalisi, işlediklerine benzer, rengârenk bir sükûnet, sabır, alçakgönüllülük, hoşgörü, çalışkanlık… tablosu gibidir.
İstasyonda, yanı başlarında sevecen ebeveyn gibi yükseliveren, dibi Meleğin Trompeti ağaçlarıyla süslü dağın “abla”da yarattığı “güvendeyim!” duygusu, ona kalırsa ancak tam orada, elini uzatsan dağa dokunabilirmişsin sandığın yerde yaşanabilir.
17:27 treniyle gerisin geri yola dökülen yorgun turist tayfası, kendilerine makarna, salata, kek ikramı yapan biri kız diğeri utangaç delikanlının -beraberlerindeki maskeli, bastonlu, boncuklu giysili “çakma” şamanla- sundukları giysileri, almakta değilse de alkışlamaktan geri kalmazlar.
Her yönüyle çok doyurucu gün sonunda, Ollantaytambo’dan bindikleri minibüsle Cuzco’ya yollanan “abla” grubuna, yağlı radyatörlerin ısıttığı odaları ana kucağı gibi gelmiş olsa gerek.
“Abla”nın burçdaşı Sema’nın objektifinden:
https://picasaweb.google.com/
