21 Ekim 2011 Cuma

Peru gezisinin onuncu gününde “abla” grubu, Titicaca Gölü’nde Uros ve Taquile Adalarını, bir de Sillustani mezarlarını ziyaret eder.

6 Eylül 2011 Salı sabahı başka turistlerle paylaştıkları arabalarına binen grup 20.000 kişilik Puno Stadı yanından geçerken Sülema “Ama hiç dolmadı” der, futbol takımları kötüymüş ve şoförden aldığı istihbarata göre, Bolivya’ya son maçta da yenilmişler.

Bindikleri tekne 07:45’te hareket eder; “Göl oldukça kirli, yağmurla pislik göle boşalıyor, alt yapı sağlam değil” der Sülema, suları yararken tuhaf biçimde dalgalanan sazları göstererek Tortora, suyu filtre ediyor, diple bağlantılı, derinlik 3 m’den fazla ise tutunamıyor. Sazlık kendi mikro klimasını yaratıyor, 80’den fazla kuş türü var.”

“Abla” grubuyla birlikte 15-20 turist, iki yanda, üzerinde domuzlar gezinen katılaşmış çöp adacıkları arasındaki temizlenmiş kanalda yol alırken, Uros Adaları halkının organizasyonu giriş kontrol kulesini, sağlık ocağını geçer; yüksekçe gözlem kulesi altında kendilerini el sallayarak karşılayan şeker pembe, türkuaz mavi, altın sarı, narçiçeği kırmızı etekli kadınların önündeki iskeleye yanaşır, 60 adadan ikincisiJacha Tata’nın kuru saz zeminine ayak basarlar.

Kilimlerle örtülmüş büyük at nalı şekilli rulo hasıra buyur edilen turistler, günün ilk yarısını ziyaretçilere ayıran adalar halkından Jacha Tata’nın -ve tüm adaların- tertemiz beyaz gömlekli başkanının anlatacaklarını, Sülema’dan (Reyhan’dan) naklen dinlemeye hazırlanırlar:


“Burada doğan ve evlenenler için yapılanların eklenmesiyle giderek çoğalan, şu anda 60 adada yaklaşık 2000 kişi yaşıyor, bu adada 6 aile, 22 kişi var.” Sülema, yanlarına gelen, “first lady” diyerek tanıttığı başkanın eşi Katalina’nın şapkası altından uzanan saç örgüleri ucundaki püskülleri göstererek “parlak renkliler bekâr ya da beraber yaşıyor, koyu renkliler evli demek, tek eşlidirler, evlilik önemli değil, çocuk varsa ayrılmazlar. Aymara konuşurlar, ortalama ömür 65-70, erkekler daha uzun yaşıyor, nedeni daha hareketliler, kadınlar oturarak çalışıyor.”


Başkan ziyaretçileri “Kamisaraki” (hoş geldiniz) diyerek selamlar, “adama geldiğiniz için teşekkür ederim, bizim için onurdur.” Ayağı dibinde araladığı sazların içinden bir karış genişliğinde bir tahta çıkarır suya ulaşır, uzunluğu 3 m’den fazla kamışı batırır, çeker, ıslak kısmını gösterir; Sülema “bunu, gerçek yüzen ada olduğunu kanıtlamak için yaptı, diğer adalarda daha büyük deliklerden dalıp göle çıkıyorlar” derken, başkan bu kez, ucuna bıçak bağlı kamışla –altı zamanla çürüyüp eskiyen adalar karaya çekilip gübre olarak kullanılırken 60-70 yılda bir yenilenen- adanın, tortora kökleri sarmaşmış 50 cm kalınlığındaki temelinden bir parça kesip çıkarır. Son olarak, uzun bir ipe bağlı taşı delikten atarak gölün derinliğini ölçer, ıslak ipi sayarak kulaçlayıp çeker; 14.5 kulaç -yaklaşık 15 m-, adanın kalınlığı 3 m.


“Kadınla erkek ayrı adalardan ise, düğünleri adalarını birbirine yaklaştırarak yaparlar, isterlerse keserek ayırırlar” diye devam eder Sülema, “Gölün dibine bağlı sazlar 2 yıl canlı kalır, sonra dipten ayrılır mantar gibi yüzmeye başlar. Köylüler bunları toplayıp bloklar oluşturuyorlar, bu ada 18 blok, blokları ortalarına çaktıkları okaliptüs kazıklara bağladıkları naylon halatlarla birleştiriyorlar. Naylon ip öncesi, sazdan yaptıkları ipleri kullanıyorlarmış ama çok dayanıksız o yüzden tek ada inşa ediyorlarmış. Bloklarla yaptıkları adayı giderek kısalan kuru sazla bir kat enine bir kat boyuna döşüyorlar. Ara sıra manzara değişikliği için, iki motorla iterek adaların yerlerini değiştiriyorlar. Adaları demirlemezlerse Bolivya’da uyanabilirler.”


“Aymaralar özgürlüklerine çok düşkünler, Incalardan, savaşlardan uzak kalmak için yaşamlarını göle taşıdılar… Uru insanları Pukina konuşuyorlardı, Aymaralarla sonra karıştılar… En büyük sorun nem, romatizma. Yatak odalarının altına bir kat daha yapıyorlar.” Başkan dirseğe kadar sazların içine soktuğu elini çıkarır, gösterir, ıslaktır; “yağmur geceleri, yağar gündüz kurur, 2-3 kat sazla örtülü çatılar yağmuru geçirmez. Evler dairesel, zemini metal ya da olan yer mutfak. Adaların her birindeki gözlem kuleleri yangın olasılığını gözler.” Sülema, sazdan yapılmış geleneksel formlu tekne maketini göstererek “Taksi, okul servisi,” diye anlatır, “balık avı için daha büyük olanlar kullanılıyor.” Kenarında siyah geniş süs olan tekneler, “Mercedes; cenaze, düğün, yarışlar için”.


Grubu, yere serdikleri örtüde çanaklar, sepetler içinde yiyeceklerini sergileyen ada halkı çevresine toplayan Sülema, sazın dibinden kestikleri 15-20 cm’lik bembeyaz kısmı ikram eder; yerlilerle birlikte yedikleri süngerimsi, tatlımsı sap “kereviz gibi yemeği çorbası yapılıyor, dişleri de temizliyor; patates, arpa, bakla, mısır… balık, kamış karşılığı Puno’dan alınıyor, baharat yok sadece sarımsak, soğan… tuzları iyotsuz olduğu için guatr’a sık rastlanıyor. Ölüler karaya gömülüyor, sularını akıntının temiz olduğu bir yerden, gölden alıyorlar, küçük tuvalet için evlerin arkasına, büyük için bir tekneyle bu iş için deliği olan başka bir adaya gidiyorlar.”


“Abla” grubu ile İspanyol, Puerto Rico’lu, Amerikalı ve İngilizlerden mürekkep turistler, isimlerini ve ülkelerini söyledikçe alkış aldıkları, aralarında bir çocuğun da bulunduğu ada halkının birlikte seslendirdiği Aymara şarkıyı alkışlarlar.


Ada halkı bir yandan, sazdan ürettikleri tekne, ev, hayvan, nazarlık türünden el işleri, nakışlı ahşap seramik kaplar, kumaşlar üzerine nakşettikleri –birinde oturan bir kadının saç örgüsünün dört parmak dışarı sarktığı- yaşamları konulu panoları satışa sunarken grup, evleri de ziyarete davet edilir.


O ara ailenin seyahat gurusu, bu konudaki muhteşem yeteneğiyle bir kara kedi ile bir gözü çapaklı bebesini bulur; ada halkı arasında minik fareler de vardır.


“Abla”nın kardeşleriyle birkaç basamak çıkarak girdikleri, ardına dek açılmış saz örme kapısı örgü iple duvara bağlı, ahşap zemini saz örtülü yatak odasında saz duvarlar dokuma, nakış pano, ucu değişik renkli püsküllü saç bantlarıyla, gerili bir ip de nazarlıklarla süslü. Odanın, dipteki yer yatağı, ufak masa, bir gözünde iri müzik seti bulunan komodinden ibaret alçakgönüllü mobilyası geceleri, üçgen saz tavandan sarkan, enerjisini dışarıdaki güneş panelinden alan eko ampulle aydınlanmakta.


Adanın ortasındaki minik gölün kenarı kurutulmaya konmuş uzun sazlar, hasırlara serilmiş kurutulmakta balık, ufak el işi tezgâhlarıyla sarılı.


Titicaca Gölü’nün kuytu köşesini işgal eden Uros Adaları çemberinde bir göl gezintisi için, kocaman iki hasır puma başlı tekneye binen turistlerden –“abla” grubu dâhil- bir kaçı küçük merdivenle yukarı güverteye çıkar, hasır rulolara otururlar. Direkleri, Peru yanında yerli bayrağı wipala ile süslü teknenin iki puma başı dibinde iki adam kürek çeker; diğer adalarda her biri farklı, sanat eseri –dibinde eşinenden daha gerçek bir flamingo, tekne, balık, lama… görünümünde- gözlem kulelerini hayranlıkla seyrederek bir tur atan grup, Urosluların, uzun birkaç saz sapla ürettikleri tepeden bağlayıp bazen bir güneşle süsledikleri giriş kapısı, tâk önüne dizilip söyledikleri şarkılarla, el sallanarak uğurlanırlar.


Günün ikinci durağı, gerçek sahipleri yerliler satın almadan önce bir dönem sahibi olan İspanyol’un adıyla anılan Taquile Adası: Teknenin rahat esnek sandalyelerle dolu güvertesi üşüyen yolcularca terk edilir. Aşağı kapalı kısma inenler arasında “abla” yoktur; o bir başına, Taquile Adası’na dek, San Blas’tan aldığı, Qechua yerli kadınların ördüğü sıcacık yün beresi başında, eldivenleri ellerinde, yanağında minik bir tomar coca, Dünya’nın üzerinde tekne yüzebilen bu en yüksek gölü üzerinde, Aymara olmanın ne olabileceğinihayal ederek yolculuk eder.


İnecekleri, 280 m derinlikli minik limana yaklaşırken Sülema kıyıdaki kayalıkları göstererek, “%10 tuzlu su altta, üzeri tatlı su” der, “hafta sonları burası çamaşırhane oluyor”


Taş döşeli bir yolla tırmanıp, taraçalar halinde bahçelerden geçerek vardıkları, Dünyanın yuvarlaklığını tartışmasız sergileyen geniş ufukla denize bakan terasın, bir yanındaki uzun sedire sıralanan turistler, siyah pantolon, beyaz gömlek, ince motifli bere ve geniş bel kuşaklı adamı izlemeye başlarlar: Sülema’nın,bir kaktüs cinsi olduğunu söylediği Cuho bitkisini taş üzerinde taşla ezerek yeşilimsi macun haline getiren yerli, bir kap içinde eklediği suyla köpürtür, elindeki kirli yünü içine batırır çalkalar, çıkarır sıkar; kalanı, tertemiz doğal rengindeki yünden, silkelenince dökülen temizleyici “doğal deterjan, şampuan”dır.


Öte yanda, başı, beline dek siyah örtülü bir kadın tezgâhında yerde, bir sıra beyaz bir sıra siyah dar kuşak dokumakta: Sülema “…beyaz sıra koyun yünü, siyah sıra ise kadın saçı, evlenme yaşına geldiklerinde kadınlar saçlarını keserler, başlarını da o yüzden örterler” diye anlatır “erkekler ise, aile isimlerini incecik motiflerle birleştirip nakışlı kısmı örerler, kadının dokuduğuyla erkeğin ördüğü ortadan bitiştirilir; birlikte yaşamaya başlamadan yapılan bu seremoni evlilik yüzüğü gibi… Motifli kısım dışta kalıyor, saçın bulunduğu parça içte kalıyor, saç sert olduğundan erkeğin belini koruyor, taşıyıcı hayvan beslemiyorlar, her şeyi sırtlarında taşıdıklarından bele destek… Kuşak genellikle 2-3 yıl içinde sertliğini, işlevini yitiriyor, yenilenmesi gerekiyor. Çocuk saçı da kullanıyorlar, aile sahibi erkekler gösteriş için törenlerde karılarının saçından örgü postiş de kullanıyorlar.”


Meleğin Trompeti gibi kırmalı bebek berelerinin “…tepesi kahverengi olanı kız, beyaz olan erkek bebek için, kulaklığı iri olan bere liderler için, bekâr erkek üstü beyaz altı incecik çiçek motifli, bekâr kadın tümü çiçekli bere takar… Rengârenk püsküllü coca yaprağı taşıma heybesi aile sahibi erkekler için, çocuksuz erkek ciddiye alınmaz, selamlaştıktan sonra ve vedalaşıp ayrılırken birbirlerine coca yaprağı verirler. Coca kokain değil, en basit olarak asetona yatırarak elde ediyorlar ama kokain için uzun proses gerekli. Coca yaprağı %16 protein, %16 mineral içerdiğinden çok iyi bir besin, bir ilaç. Külle birlikte çiğnendiğinde alkoloidi bloke ediyor, bağımlılığı engelliyor. 2000 m’de yetiştiğinden burada pahalı.”


Kadınların ellerinde örekeler ha bire yün eğirip dokuduğu adada erkekler, ellerinde incecik şişler, boyunlarından attıkları ipler ve ceplere konmuş yumaklarla harıl harıl örgü örmekteler; “Kızları etkilemek için çok hızlı ve sıkı örüyorlar,” diye anlatır Sülema, “kız babası damat adayının ördüğü bereye su koyup dener, sızdırırsa geri çevirir; içinden bira bile içilecek kadar başarılısını seçmek için bereler arası yarışmalar yapılırmış, şampiyon iyi koca, iyi baba…”


Upuzun masada Birleşmiş Milletler karması turist tayfası, quinoa çorbası, balık şekilli güveçte alabalık, muna çayından mürekkep yemek bitiminde; tanıdık ritmle çalınan davula, trampet, flüt ilâvesiyle kulağa aşina müzik eşliğinde bir genç yere sapladığı bayrağı önünde yine tanıdık ayak hareketleriyle eli beli ardında dans eder. Başları siyah örtülü kadınlar, siyah pantolon, beyaz gömlek, cepkenli erkekler, müzik… nedense “abla” burada, bir Yunan adasındaymış duygusu içinde.


Yolları üzerinde, solmuş çiçeklerle kaplı, bazılarından parlak taşla işlenmiş gözlerin baktığı, harçsız ince taş kemerler altından geçerek 200 m tırmanan grup, -meydanın bir yanında fotomontaj gibi duran modern görünüşlü- belediye, kilise ile binlerce yıllık ortak belleğe kayıtlı muhteşem zenginlikteki el işi ürünlerini sattıkları kooperatifin çevrelediği, yaklaşık 4000 m’deki köy meydanına çıkar. Sülema, “City Hall’ü kullanan yok” der, “okula bilgisayar yollamış devlet, elektrik yok, insanların nasıl yaşadığını bilmiyorlar.”


Turistler geldiklerinin aksi yönde dar taş yolu izleyerek, kooperatife ait lokanta, folklor müzesi, birbirlerine uzaktan seslenerek haberleşen köylülerin inek ve koyunlarını otlattığı otlaklar, ekili taraçalar arasından, tembelliğe sevk eder diye taşıma hayvanı beslemeyip yüklerini limandan yukarı –inşaat için kereste, turistler için bira, cola- taşıyanlarla karşılaşarak, aşağıda teknelerin pirinç kadar göründüğü, 11 yıl öncesine dek adaya tek giriş noktası, çok dik limana basamaklarla iner, yine kooperatife ait teknelerle dönüşe geçerler.


Günün üçüncü, gezinin son rotası, otelde minik bir moladan sonra yollandıkları Sillustani mezarları: Otelin önündeki, kentin en eski ana caddesi üzerinde 1821’de yapılan tâkın altından geçerek yola koyulan gruba Sülema “Doktor işi organize ama” diye anlatmaya başlar, “halk şaman ve ebeye, doğal ilaçlara daha çok güveniyor; bazen bu tersine işliyor. Haziran’da çocuklarda zatürre, doğumlarda da plasenta temizlenmediğinden ya da çok yüksek tansiyon yüzünden ölümler oluyor.”


“Titicaca Gölü, 1986’da El Nino nedeniyle 3.5 metre yükseldi, deprem heyelan yok ama ya aşırı yağmurlar ya da kuraklıkla karşı karşıyayız.”


“Abla”nın usanmadan ısıttığı gölün dibindeki yapılar sorusuna Güneş Adası tarafında gölün daha sığ olduğu döneme ait bazı yapılara rastlandığını söyleyen Sülema, “Qechua erkekleri” der, “isyankâr yapılarından ötürü Aymara kadınlarıyla pek evlenmezler.” Kuzeye gelen İngiliz ve Almanlarla karışmışkıvırcık saçlı, yeşil gözlü, yakışıklı mestizo Qechua kocası ile üniversitede tanışmışlar, evlendiklerinde herkes şaşırmış. Kocası, evde patron Sülema’nın çalışkanlığını seviyormuş; “kadının evde patron olması genel bir durum, 6. duyusu sayesinde kadın daha geniş daha derin düşünebiliyor.” Kız tarafının Aymara, oğlan tarafının İspanyolca konuştuğu düğünde alkol alınana kadar hiç kontak olmamış.


Yağmur bulutlarının abandığı Umayo Gölü kıyısındaki Sillustani mezarları alanına tırmanırken soluk soluğa kalan gruba Sülema “4200 m’deyiz, Peru’da zirve” der, basınç farkının beden üzerindeki etkileri üzerine,“biz de Amazon’a indiğimizde duşa girmiş gibi terliyoruz, bitkin oluyoruz.”


“Burası sadece mezarlık, niçin? Göl kıyısı hayatın başlangıcı, bir neden de enerji, burada manyetizma çok güçlü hissedilir, pusulalar çalışmaz.”


Inca öncesinde görülen ters konik mezarlardan, alanın dik kenarına çakılmış gibi duran en büyüğüne 12 kişiyle birlikte gömülen Inca kralının mezarı önünden yürüyüp hızlanmaya başlayan yağmurda Ay Tapınağıharabelerine, ardından yanı başındaki, ilk üç –yılan, condor, puma- basamağı orijinal Güneş Tapınağı’na varana dek epeyce ıslanan gruba Sülema, “mevsimin ilk yağmuru, bunda ıslanmak bizim için çok önemlidir” der; “21 Mayıs’ta Samanyolu kayboluyor, 21 Haziran’da basamakların bittiği yerden tapınağın merkezine gün ışığı düşüyor, ardından gökte yeniden Samanyolu beliriyor.”


Seri yağmurda defterini koruma çabasıyla not alamadığından detayını kaçırdığı meteorit ile bağlantısı olsa gerek pas rengi toprak yolla mezarlıktan çıkarken, bel çantasında her daim taşıdığı mıknatısı adım başı kontrol eden “abla” hep aynı sonucu varır; burada Kuzeyi bulmak, sabitlemek olanaksız!


Ertesi sabah ülkeye dönüşe geçecek olan, günün yoğun programı üzerine yağmur da yemiş grup otele dönerken, platoda muhteşem yağmur resimleri içinde sessizce yol alır.

“Abla”nın burçdaşı Sema’nın objektifinden:

https://picasaweb.google.com/101792565612279317346/PeruBolivyaGezisi10Gun6Eylul2011#

16 Ekim 2011 Pazar

Peru-Bolivya gezisinin dokuzuncu gününde “abla” grubu, Tiwanaku’da.

5 Eylül 2011 Pazartesi iş günü; sabah, otelin önündeki E’sine çarpı konmuş Estasion tabelası gibi, yanı başındaki trafik polislerini de ciddiye almayan çığırtkanların feryatlarıyla uyanan “abla”, 11. kata dek gayet canlı biçimde ulaşan sesin kaynağına bakar; aralarında, tombul gövdesi girişi tümüyle örtmüş kadın muavinlerin de bulunduğu minibüsler, adaşı Fatima semti dâhil pek çok yere yolcu taşımakta. Rehberlerinin ilk gelişinde, 10 dakikada yürünebilecek mesafeyi arabayla 1.5 saatte aldıklarını anlattığı trafik bu olsa gerek.

Arabaya yerleşen grup, köşede domates, peynirli sandviç satan üç yerli kadının önünden geçer, birkaç sokak ötede, La Paz’ın en eski, yuvarlak irice taş döşeli zemini desenli Müzeler Sokağı başında iner.


“La Paz’ın eski kolonyal evleri Moorish stilindedir” der Ivan, “daha sonra evler başka aileler tarafından da kullanıldığından orijinal değil. İspanyol kölelerin evleri… Murillo’nun evi; özgürlük dışında asıl derdi İspanyollara vergi ödemek istemiyordu, Bolivar’ın da özgürlük için 16 yıl mücadele etmesinde asıl etken vergi vermemek. Peru’da Tupac Amaru, Bolivya’da Tupac Katari, sadece yerliler özgürlük için savaştılar. Bu sokak aynı zamanda kolonyal dönemde at eşek pazarıydı.”


Sokağın çıkışında, köşedeki üzerinde koca bir haç bulunan evi göstererek, “İspanyollar bu sokakta o kadar çok insan öldürmüşler ki, ruhları rahatlatmak amacıyla La Cruz Verde (Yeşil Haç) buraya konulmuş.”


“İspanyolların Afrika’dan getirdiği köleler bu yüksekliğe alışamadı, coca da çiğneyemedi; sonunda Amazon’a yollandılar, burada madenlerde yerliler çalıştırıldı.”

Merdivenlerle bir alt caddeye inip arabaya binen grup, serince güneşli sabahta, çevresine sıralanmış insanların sokak kahvaltısı yapmakta olduğu şenlikli küçük meydanı geride bırakırken Ivan’a kulak verir;“Vergisiz, taklit ürünler bu sokakta saat 6:00-10:00 arası üreticiden alınır, 10:00’dan sonra da aynı yerde satılır, atölyeler Alti Plano’da.”


Arabayla başında durdukları yokuşun bir yanı, şifa, büyü gereçleri satan dükkânlarla dolu: Kapı önündeki, adam boyu yükseklikte raflarda, chakana, yılan, kaplumbağa, kurbağa, ve güneş bedenli, üç başlı Pachamama başta, yerel Tanrıların figürleri yanında, tütsü öbekleri, kurutulmuş şifalı otlar, rengârenk şekerlemeler, çingene sobası cezve karışımı tütsü yakma kapları, çömlekler, en üstte de boyunlarından asılmış salkım saçak beyaz lama düşükleri; “toplayıp kurutur 2-3 dolara, canlı bulduklarını ise 30-40 dolara satıyorlar. Condor kanatları da satılıyor. Evlilik, çocuk, işini tutturma neye ihtiyaç duyarsa… Ben inanmasam bile işçiler evi yaparken dört köşesinde tütsü yakıyorlar, kaza olursa daha fazla sunu...”


“Abla” küçücük toprak tabaktaki kirpiye benzer şeyi soruşturur; mıknatısın çektiği demir tozlarıdır,“cüzdanda taşınırsa parayı çekecektir. Çocuk isteyen birbirine sarılmış çift figürü, iyi lider olmayı dileyen condor, zekâ gereksinimi olan ise baykuş figürü alır.” Tanıdık at nalı da tezgâhlarda birer küçük yığın olarak durmakta.


Alışveriş için, kapı önleri renkli dokumalarla çok çekici sokak aralarına dağılmadan, Aymara müziğini utangaç, hüzünlü ve ağır olarak niteleyen Ivan’dan aldıkları özgün müzik önerileri –Avrupa’da da konserler veren Savia Andina**** ile Kjarkas***** açık CD’lere güven duyulmadığından göz ardı edilir. (“Abla” sonradan bulup yazının altına eklediği adresten dinlediği müziğe bayılır!)


Peru’da arayıp bulamadığı, yazlıktan yaz-kış komşusu hanımın siparişi şapka, “abla”nın karşısına, burada çıkar. Aman ezilmesin deyip başına takar takmaz ayrı bir karizmaya bürünen, Lima’dan aldığı çizgili pantolonu üzerine omuzdan çapraz bağladığı yerel şalla çakma Bolivyalı “abla”, duvar diplerine oturmuş yerli kadın grupları başta, geçtiği her yerde söz konusu karizmanın etkisini, grup arkadaşlarının beğenisi dâhil, bol bol gözlemler.


Bano Publico tabelalarıyla belirlenmiş hamamları bol kentin, mandalina, papaya, muz, ananas yığılı kaldırımlarını geçip arabayla döne dolana yol alırken hedefleri 72 km. kuzeybatıda yer alan Tiwanaku.


La Paz Nehri’nin oyduğu, 1000 m. derinliğindeki vadinin alt ucu Ay Vadisi’nden, sadece köylere varan bozuk yollar dışında, ulaşımın tümü El Alto’dan geçen yollarlarla sağlanır. Grubun El Alto’dan çıkmadan, 1’er Bolivian (1 USD=6,84 BOB) ödeyerek yaptığı tuvalet ziyareti, yaşlı yerlinin, kokuyu değiştirme niyetiyle içeri dalıp oda spreyi sıkmasıyla renklenir.


Yola çıkar çıkmaz, “Aymaralar özgürlüklerine çok düşkün” diye anlatmaya başlar Ivan, “Inkaların hâkimiyetine en geç giren halk, o da kısmen, öyle ki İspanyollar geldikten sonra bile kontrol edemedikleri bölgelerde özgür yaşamlarını sürdürmeye devam etmişler. Trinidad önemli bir şehir, La Paz’a 22 saat mesafede, yolu 12 saate indirecek yolu istememişler.”*


Ölüm Yolu** denen yol da çok dar, La Paz’dan And’ları aşıp Amazon’a iniyor. Bu yoldan pazarın zenginliği, Amazon’un meyve sebzesi geliyor, en geniş birkaç noktada iki araba dokunarak geçebiliyor; 3.5 saate alınan 90 km’lik yol 5000 m yükseklikte, kazalarda çok ölüm olunca devlet, km’sine 2 milyon Dolar harcayıp dağı delmiş. Eski yolda bisikletliler 6 saatte 5000’den 1000 metreye iniyorlar, orada paralel bir de Inca rotası var.”


Aralarına inek, koyun, eşek yayılmış ev grupları dağılmış platoda yolculuk sürerken Ivan “Patates, fasulye ve quinoa yetiştirilir” der, “Andlarda başta kalay 20 maden çıkarılır. 1000 yıl önce Güney Amerika tabakası Nazca tabakası altına sıkışınca yükseliyor Titicaca Gölü oluşuyor, başlangıçtaki tuzlu deniz suyu yukarılardan gelen suyla beslenerek tatlanırken, aşağı akan tuzlu su, tuz gölleri ve çölleri oluşturuyor. Göllerden birinde tuzun kalınlığı 20 m; alttaki tuzlu sudan lityum elde ediliyor, Japonların, ürettikleri elektrikli otolar için ilgilendikleri kalitede zengin lityum.”


“Abla” yol boyu sıkça gözüne takılan, adobe duvarlar üzerindeki, halkın sevgisini ifade eden Bien Venido Evo! yazısını not ederken, bir gün önce El Alto’da pazardan alınmış kabuklu fıstıkları ayıklayıp ikram eden ortanca tarafından özenle beslenir.


“15 çocuk varsa ve devlet öğretmen yollamıyorsa, halk hemen yolu kapatıyor, yol çok ticari olduğundan etkili oluyor; iki hafta kapatıldığı oldu.” der, Aymara baba ile Qechua annenin oğlu Ivan “Aymara dili kıtanın eski dillerinden, Qechua’dan da eski, görmek fiili grm diye geçtiğinden cümleler bir kelimelik. Kısaltmaların en üst düzeyde yapıldığı dil Windows ile çok uyumlu, İbraniceyle de paralelliği var, Morales başkan olduğunda talebi üzerine Windows, İspanyolca + Huaorani + Qechua + Aymara versiyonu üretmiş.”


Kolonyal kiliseli küçük yerleşimden geçip, bölge, yerli ve Bolivya bayraklarının yan yana dalgalandığıTiwanaku (Tihauanaco)’da arabadan inen grup, kazı alanından öğle yemeğine giden yerlilerin ardına yayılmış, -buranın zamanında bir liman kenti olabileceğine dair fikirle bakınan “abla”nın en küçük iz görmediği- harabelere ilerlerler.


“Abla”nın yola çıkmadan bitirdiği Galaktik Gen isimli kitapta (Will Hart, Sınır Ötesi Yayınları, s.191, 2. paragraf) “Aslında Tihauanaco’nun sahip olduğu birçok özellik de burasının bir liman olma olasılığına kuvvet kazandırmaktadır. “Tanrıların Parmak İzleri” adlı kitabında yazar Graham Hancock burası hakkında şunları söylemektedir: “Büyük liman yapıları, iskeleler ve setler (hatta su altında bulunan muhtemelen bir gemi kargosuyken batmış olarak bulunan büyük taş bloklar) burasının bir liman olduğuna dair hiçbir kuşkuya yer bırakmamaktadır” denilmekte, yerleşim planının astrolojiyle olan bağına dayanarak kentin 17.000 yıl önce liman olduğunu düşünen Posnansky’ye göre (s.192, 3. paragraf), “…Göl bundan 15.000 yıl önce Buzul Çağı’nın sonlarında tarihinin en yüksek seviyesindeydi ve karanın çok büyük bir kısmını kaplamaktaydı. Gölün o dönemdeki uzunluğu 800 km kadardı, dolayısıyla bir liman şarttı. Ancak muhtemelen bundan 5.000 yıl önce göl su miktarı en düşük seviyesine inip, mevcut iskelenin suya uzaklığı 30 km’ye çıkınca, Tiahuanaco da bir liman olma özelliğini kaybetmişti.”


Şimdilerde Titicaca Gölü’nün 20 km güneyine düşen, -Incaların verdiği adla Viracocha’nın evi, dinlendiği yer anlamına- Tiwanaku, gölden 30 m. yüksekte yer almakta. Ivan, %20’si kazılmış, 7 terastan oluşan 15 m. yüksekliğindeki tepeyi Akapana- geçerlerken anlatır: “Tiwanaku, 200-900 arası 40 km öteden gelen kumtaşı ve 100 km öteden andezit taşlarla inşa edilmiş. Granitin pırıltısı İspanyolları hayran bırakmış, 1580’de burasının taşlarıyla La Paz’ın kurucu azizine adanmış kiliselerini, yerlileri çalıştırarak yapmışlar. 1904’te de İngilizler demiryolu yapımında buradan taş kullanma izni almışlar.” Incaların, puzzle diye adlandırdığı geçmeli taş tekniğini, kendilerinden 700 yıl önce yapılmış buradan aldığına dikkat çeken Ivan,“ilk seviye dikey kolon küçük taş, ikinci daha iri bloklarla, üçüncü seviye ise kesme taşlarla… İnşaat 600-700 yıl boyunca sürmüş” diye anlatır, Pachamama’ya, yağmur için adak, geyik, lama ve kalça diz arası insan kemikleri çıkan yeri gösterir.


Çok sayıda mumyanın bulunduğu tapınak kuytusunu, yetkin kanalizasyon ağından kalanlar izler; “ısı -10, -15 dereceye düştüğünden, İÖ 1500’e dayanan bir teknikle kumtaşı iki sıra duvarın arası çimli toprak doldurularak evlerde ısının korunması sağlanıyordu… 1984’te bir mühendis tapınağın duvarlarını bulup restore ederken planı bozmuş.”


Grup, Ivan’ın deniz tarafından gelme olduğunu söylediği taş bloktan oyulmuş rahip giysili bir adam heykeli önünde duraklar, kış ve yaz dönümlerinde –Morales’in ruhanî lider olarak iki kez katıldığı törende- dört köşesine, kurban ettikleri lamanın kanını koydukları platoyu geçer, bir başka andezit bloktan yontulma, bir önceki gibi göğsünde sıkı sıkı bir şeyler tutan heykel önünde durur: “Hakkında ileri sürülen pek çok tez var, yazıyı okuyamıyoruz: Boynu yok, yüzünde bir mask var, kemeri süslü, ayak bilekleri halhallı, dış giysilerinin orijinalinde değerli metallerle kaplı olduğu düşünülüyor, şapka çevresi, omuz ve kulaklarında insan motifleri var, uzun saç örgüleri güç ifadesi.”


Kalasasaya’da “abla”nın, ezoterik okumalarda adına, son enerji ayarlamalarından birinde rastladığı, tek parça andezit, muhteşem Güneş Kapısı: Ön yüzünde üstte ortada Intiviracocha ile alt sıralarda, condor veya puma yüzlü adamların yer aldığı 48’er adet küçük figür ile güneş figürleri üzerindeki incelikle işlenmiş insan yüzlerinin her birinin farklı yöne baktığı kabartmalar, bir takvim. Küçük kız kardeşin, boşluğunda durduğu sıra resmini çektiği “abla”nın, Machu Picchu’da altardakine benzer biçimde, -genç kızlığında TV tamir ederken fişi prizden çekmenin yetmediğini statik elektrikle çarpıldığında öğrendiği zamanki gibi-bedeninde enerji akışı hissettiği Güneş Kapısı’nın arka yüzünde de dört küçük niş var.


“Hep kötü düşünce içindeyseniz, fakir bir ruhsunuz,” demekte Ivan, “…öldüğümüzde bir parçamızı kaybederiz, o gider dağın bir parçası olur.”


Birkaç basamakla inilen geniş, yağmur tutmadığı söylenen dikdörtgen seremoni çukurunun çepeçevre alçak duvarlarına belli aralıklarla konmuş, aralarında kafatasının da bulunduğu kafalar “…krallara ait başlar”diye anlatır Ivan, alanın ortasındaki, kaidesini iki kedinin süslediği heykelin sakalına dikkat çekerek, “o bir yabancı, Kon-Tiki…***”


Girişe dizili üç beş tezgâhtan alışveriş yapılır, ören geride kalır; elektrik olmadığından müze gezilemese de, bazısı açık baraka dükkânlar ziyaret edilir, coca çiğnemekte genç yerliden, Incaların sonuyla Fatih’in İstanbul’u fethinin aynı bantta yer aldığı çizelge alınır. “Abla”nın yanından iki püskülün sallandığı şapkası, alışveriş sırasında yerli kadınlardan yine epey sempati toplar.


Öğle yemeği için gittikleri ufak lokantanın, coca çiğneyen yanağı şişkin yerli, sivri dişli hasır Puma başı türünden zengin süsü yanında en önemlisi, bir duvarı tümüyle kaplayan, şafak ya da günbatımı renginde-“abla”ya kalırsa, resmedenin en eski atalarından devraldığı genetik anı arşivinden- su kıyısındaTiwanaku resmi!


Peru’ya geçiş için, Bolivya ile kara sınırı Desaguadero’ya gitmek üzere yola koyulan gruba Ivan anlatmaya devam eder; “Bolivya 9 bölge, 20’şer vilâyet… Başarıyla uygulanan teraslama ve kanallar kazıp sera etkisi yaratarak elde ettikleri +5 derece ısı bu yükseklikte yüksek verim sağladıysa da, topraklar bölündükçe uygulanamaz oldu.”


Yanı başlarında Titicaca, 42 km yol alan grup, minibüsü “bir şey unutulmasın” uyarısıyla terk eder, Ivan’la vedalaşır; bavullar, bisikletlere bağlı bagaj sepetlere yüklenir, hep birlikte Desaguadero Nehri üzerindeki köprüde oturmuş, şapkalı, şallı “abla”yı gördükçe, önden eksik, tek tük altın - gümüş dişli ağızlarını elleriyle kapatarak gülen yerli kadınlar önünden, Peru kara geçişi macerasını bolca fotoğraflayarak yürürler.


Alçak binaya giren grup birer form alır, doldurur, sıraya girer, banko ardındaki –bunca ilgiden sonra kendisini iki ülke fahri kültür ataşesi ilan eden “abla”nın tepesindeki şapkaya, bıyık altı gülerek kaçamak bakış atan- görevlilere teslim eder, rehberin demesine göre, “ilk defa rekor sürede!”, -20 dakika- Peru’ya geçerler.


Yol boyu yarattığı etkiyi izleyen ve bu mucizede en önemli etkenin “şapka” olduğundan emin “abla”, rehbere akıl verir; “altı üstü 13 USD, al bir tane yanında bulunsun, buradan geçerken koy birinin kafasına, huzurla geçip gidin!”


Bolivya’da bir saat ileri alınan saatler geri alınırken, grubu Peru’da, bu kez bir Aymara rehber karşılar; Sülema Hanım’ın ismi, babasının hayranlık duyduğu öğretmeninden gelme imiş. 2.5-3 saatlik Puno yoluna koyulur koyulmaz “genelde Katolik isimler veriliyor, aile isimleri ise doğadan alınıyor” diyerek anlatmaya başlar Sülema, “21 Eylül’de kuru sezon, 21 Mart’ta da sulu sezon bitiyor, tarım bölgelerinden yol alıyoruz, önümüzdeki ay ekim ayı, yüksek ve soğuk, sadece patates ve quinoa. Teraslar Incadan bu yana kullanılıyor, yılda bir kez, 21 Mart sonrası hasat ancak yöre halkını besliyor. Alan açısından Puno 4. büyüklükteki eyalet, Puno Kenti de çevresiyle birlikte 2 milyon, göl çevresi 1.200 nüfuslu, neredeyse sadece turizmle geçinirler, göl kıyısında lüks otelde geceleme 1000 USD.”

Yolda görülen tek tük kiliseler üzerine “buralara devam yok, Katolik şaman rahipler, bir elinde İncil, diğerinde coca, sokakta birine dağlıktaki törenleri sorsanız, sesinizi alçaltmanızı isterler. And insanının dini doğa ile alışverişine dayanır. Çünkü burada yaşamaları için gerekli her şeyi Pachamama’nın verdiğine inanılır, biz de doğaya saygı gösteririz.”


“Altiplano’da yol alıyoruz. Ne deprem ne toprak kayması, dağlar kayalık kaymıyor, yükseklik 3820 m. Ocak, Şubat’ta burası yemyeşildir… Puno’nun %70’i yüksek düzlük, %30’u Amazon’da… Pan Amerikan otoyolu Peru için çok önemli, Atlantik’ten Şili’ye Kuzey Amerika ile bağlantılı… Bu bölgede Puno’ya kadar Aymara’lar yaşıyor, burada okullar İspanyolca, çok zor öğreniyorlar, iki yıl dil, ilkokul 9 yaşında başlıyor. Amazon ve Andlarda bir milyon kişi okuma yazma bilmiyor.” Büyükannesi de imza atamayıp parmak basan Sülema “Toplum erkek egemen” derken önünden geçtikleri stadı gösterir “birinci dinimiz” der, “futbol!”


“Gölün ötesi Bolivya, ‘30’lara dek savaş vardı ama şimdi komşuluk ilişkileri iyi, Şili gibi değil, Şili bu bölgede sevilmiyor.”


“Abla”, yine Galaktik Gen’den (s. 194, 2. ve 3. paragraf) edindiği, kendisini çok etkileyen, “…Efsaneye göre Titicaca Gölü’nün derinliklerinde bir batık şehir bulunmaktadır. BBC tarafından “Arkeologlar Gizemli Gölü Araştırıyorlar” şeklinde haber yapılan yakın zamanlardaki keşfin sonuçları da, bu efsanenin gerçek tarihsel bir kayıt olabileceğine dair kanıtlar ortaya koymaktadır:

“16 Ağustos La Paz, Bolivya– Bilim adamlarının açıklamalarına göre Güney Amerika’da bulunan Titicaca Gölü’nde yapılan araştırmalar sonucunda gölün derinliklerinde, tapınak olduğu düşünülen 1000 yıllık devasa bir yapının içinde taş bir gemi çapası ve hayvan kemikleri bulundu.

Titicaca’nın temiz sularında 18 gün süren dalışlar sonunda bilim adamları Salı günü 200 x 50 m boyutlarında bir tapınak, tarım alanları, Inca medeniyetinden önceye dayanan yollar ve toplam 800 m uzunluğunda da duvar kalıntısı buldular. (Monica Vargas, “Peru Finds Pre-Inca Ruins Beneath Lake Titicaca,” Reuters, Ekim 30, 2002)” bilgisi hakkında -rehberleri aracılığıyla sordurduğu- Sülema’nın ne söyleyeceğini merak eder. “Gölün uzun zamana yayılan yükselip alçalmaları dolayısıyla, kıyılardan toplanmış birkaç buluntu müzede; göl Cousteau’nun gözde yeri, çok daldı ama kafasından büyük kurbağalardan başka bir şey bulamadı.”


İçinden geçtikleri dört kiliseli kasaba için Sülema, “İspanyollar bir kilise kendileri için, bir köleler, bir yerliler, bir de mestizolar için yapmışlar” der, “Birçok kilise Inca tapınakları üzerine kuruldu, yerlilerin mantığını değiştirmenin zor olduğunu görünce böyle yaptılar, yerli kiliseye değil, tapınağa geldi. Yerlilerin %85’i İspanyollar geldikten sonra ya öldürüldü ya da hastalıktan öldü. İspanyol turistler şaşırıyorlar, kendilerinden daha aktif izler bulmayı umuyorlar, hayal kırıklığına uğruyorlar.”


Açık alan serpilmiş evler arasında farklı renklerde tek göz barakalar tuvalet, “dolunca kireç ve kül atarak kullanmaya devam ediyorlar. Bu bölgede 100.000 kişi yaşıyor, erkekler başka yerlere çalışmaya gidiyor, kadınlar yalnız. Toprak ailelere ait, doğan çocuklarla ufalıyor.”


50.000 kişinin yaşadığı, içinden geçen akarsuyla aynı isimde Illaves geride kalırken, “Herkes birbirini bildiğinden suç yoktur, olursa cezayı elleriyle verirler, ufak tefek suçlara kafayı kazıyıp dikenlerle döverek, tecavüzcüyü yakarak…” Duvarlardaki KEIKO President yazıları üzerine, “Fujimori’nin kızı, buralarda çok popüler, Uros’u ziyaret etti, seçimi kaybetmesi de babasının yüzünden.”


Sülema “Bölgede kireçtaşı yaygın, bu da buranın milyonlarca yıl önce deniz olduğunu gösteriyor… Gölün sıcaklığı sığlıkta 15-16 derece, güzel kumsalları var” derken, minibüs yolun iki yanından birbirine bakan iki Inca başı arasından geçer. Sınır karakolu “kaçakçılığı gözlüyor, Bolivya daha ucuz olduğundan, bu yana sürekli akış var. Puno’nun tepelerdeki gecekondu mahallelerinde yol yok, arazi ucuz, ev yapan yürüyerek inip çıkıyor. Kentin 342 yıllık tarihi var, altın gümüş madenleri tükenince ilk kurulduğu dağın ardından buraya taşınmış.”


Meydana dört blok uzaklıktaki otelleri önünde inen grup, eşyalarını odalarına koyar koymaz kent şenlikli gece yaşamına dâhil olur; önünde haçı giydirilmiş katedral, adliye, polis ve belediyenin ışıklı şık binalarıyla süslü meydan Plaza de Armas’a çıkan bir sokakta da mavi kapılı ferforje balkonlu, eski kolonyal evler. Küçük kız kardeş otele dönerlerken, trafiğe kapalı uzun cadde zemininde yerli kültürünü resmeden mozaikleri fotoğraflamayı ihmal etmez.


Akşam yemeği öncesi, üzerindeki minik kazanda güzel kokulu otların kaynadığı mırıl mırıl yanan soba çevresinde toplandıklarında konuşulan, zincirin tüm otellerinde gördükleri “çok tanıdık” kilimin Türkiye’den olup olmadığı…

“Abla”nın burçdaşı Sema’nın objektifinden:

https://picasaweb.google.com/101792565612279317346/PeruBolivyaGezisi9Gun5Eylul2011#

*http://www.yesilgazete.org/blog/2011/09/27/evo-morales-amazon-otoyolu-projesini-askiya-aldi/

**Death Road

http://www.youtube.com/watch?v=_KKaQscc2cE

***Yazının 8, 9 ve 10. paragraflarında, “abla” Kon-Tiki’nin izini sürer:

http://senbilirsinablaseyyah.blogspot.com/2009/01/16-aralk-2008-gezinin-son-gn-kahvaltda.html

****Savia Andina

http://www.ustream.tv/recorded/5842521

*****Kjarkas

http://www.youtube.com/watch?v=-W1d9GHcJnQ

12 Ekim 2011 Çarşamba

“Abla” grubu, gezinin sekizinci gününde, Bolivya başkentlerinden La Paz’a geçer.

4 Eylül 2011 Pazar sabahı, bir gün önce aldığı dokuma deri karışımı Cats tabanlı iki çift bot siparişi otele getiren, deneten, ödemesini alan ayakkabıcının ardından toparlanıp, Melbin Hanım’a yokluğunda vekâlet eden Maria ile vedalaşan grup Bolivya’ya geçmek üzere havaalanına yollanır.

Bolivya, “abla” için, -bilincin dönüşümünün en önemli göstergelerinden- “yerli başkan” ve ardından yaptıkları “sularını geri alma” mücadeleleriyle çok önemli; 30. Film Festivali’nde izleyip, Festivalin en iyisi ilân ettiği filmle ilgili yazdıklarını bu nedenle, bir paragrafla tekrarlama gereği duyar.


“İspanya-Fransa-Meksika 2010 yapımı Yağmuru Bile: Yönetmen Icíar Bollaín, oyuncular Luis Tosar, Gael García Bernal, Juan Carlos Aduviri. Muhteşem senaryosunu Ken Loach'un senaristi Paul Laverty'nin yazdığı, İspanya'nın 2011 Oscar adayı film, Kolomb ve işgalcilerin aç gözlülüğünü anlatan bir film yapmak üzere Bolivya'ya gelen sinemacıların, Kolomb'dan 500 yıl sonra, bu kez altın değil suyun peşindeki egemenle çatışan yerlilerin trajedisine tanık ve ortak oluşlarını anlatır.


Günde 2 dolarla yaşamlarını sürdürmeye çalışan yerel halkın, kendilerinden yılda 450 dolar su vergisi ödemelerini isteyip, “yağmur suyunu bile” biriktirmelerini yasaklayan Amerikan şirketine direnişinin, işbirlikçi iktidarın taşa karşı mermi kullandığı çatışmalarda ölümlere, sakat kalmalara neden olan, Kolomb'unkiyle iç içe örülmüş harika hikâyesinin, Cochabamba Kasabası Belediye binasında geçen muhteşem sahnesi, filmin, "abla"nın, yıldız listesinin -tartışmasız- birinci sırasına oturmasını sağlar.”


Havaalanında pasaport kontrolünden sonra bir sürpriz; x-ray olmayan kapılarda arama, el ile yapılmakta. İki sıra halinde yanaştıkları bankoda bavullar açtırılıp eşelenirken “abla”nın şansına mülâyim bir görevli denk gelir. Adamın sorularını en masum pozuna bürünüp, kırık dökük İngilizcesiyle “…three sisters and aunt… travel…” falan diyerek yanıtlayan “abla” bavulunu açmaktan kurtulur.


Ortancanın yeşil pasaportunun epey ilgi uyandırıp uzun uzun incelendiği etap maceranın sonu değildir; el bagajlarının kontrolü sırasında içlerinde krem olup olmadığı sorulur, temizlik jelleri ellere sürdürülerek test edilir; açık yiyecek paketlerine el konması söz konusu olunca, içeriği bir seri ikramla, mümkün olduğunca o noktada tüketilir.


El bagajlarını da döküp yeniden toplayan grup, Bolivya’ya geçmeye niyetli kalabalıkla beklerken ortaya çıkıp dolanan köpekli polise hemen hiç iş kalmamıştır. Salonun dibinde duvar genişliğindeki Machu Picchu panoraması önünde fotoğraf çektirenler, bir ihtimal buna fırsat bulamayanlar.


Karlı And Sıradağlarını geride bırakıp Dünya’nın, “üzerinde tekne yüzebilen en yüksek gölü” Titikaka üzerinden geçerken, adet olduğu üzere uçakta dağıtılan formları dolduran grup, -4.150 m rakımlı, Dünya’nın en yüksek- El Alto Havaalanı’na iner.


Puslu havada, yükseklikten kafaları havadan puslu, çakırkeyif gruba kendisini tanıtan, gezinin tek erkek rehberi Ivan’ın, araba hareket eder etmez dağıttığı birer şişe su övgüye değer bulunur.


“Kentin konumlanışını anlamak için El Alto’ya gidiyoruz” der, yolların ortasından yürüyenleri kastederek, “bugün yaya günü ama bizim iznimiz var. Senede bir gün, geçen yıllarda da vardı, bu yıl kanunlaştı.”


Yüzlere krem sürülmesini öneren Ivan anlatır; “Doğuda And Sıradağları, batıda volkanik And sırası, Altiplano*nun doğu kenarında La Paz ortada düzlükte, burada deprem riski sıfır, Nazca bölgesi hareketli ama burada volkanik faaliyet yok, andezit zemin sağlam. Ülke toprağının %40’ı plato, %60’ı Amazon; halkın %60’ı platoda gerisi Amazon’da yaşıyor. 10 milyon nüfusun %60’ı -%20 Qechua, %20 Aymara, gerisi 37 diyalekt konuşan- yerli, %40’ı İspanyol, Aymara, Qechua karışımı mestizo. İlkokulu Aymara diliyle bitiriyorlar İspanyolca sonra, iki dilli yaşıyorlar… Yüzlerine fotoğraf çekmeyin, hoşlanmazlar, tepki verebilirler.”


Grup, pazaryeri kenarına parkeden arabadan iner. Kabarık etekleri üzeri önlüklü, şapkalı yerli kadınların, şemsiyeler altına yayılmış tezgâhlarında yok yok; tuvalet kâğıdı, CD, parfüm, yün, kutuda meyve suları, sabun… Tropik ve tanıdık meyveler yanında sert kabuklu lezzetli maracuja ile, 7 Boliviana karşılığında 1,5-2 kg muz alan grup, kendilerini, 300 çeşit patatesin bir kısmını bir arada görebilecekleri, bazısı mekik şekilli, çizgili, siyah, koyu mor rengârenk patates sergisine götüren Ivan’ın ardı sıra ilerler. “Kırmızı lekeli olan papalisa, coca çayıyla yenirse mide problemlerine şifa…” Bembeyaz, kireç taşı görünümünde olanı göstererek “önce nehirde tutup sonra kurutuyorlar, böylece 5 yıl saklanabiliyor, suya konduğunda şişer... Oca isimli kök, acı ama güneşte tatlanır.”


Kadınların, İspanyol tarzı şalları, kabarık etekleri ile tepeye dik konmuşsa evli, kaykılmışsa dul ya da bekâr anlamı taşıyan -tipik İngiliz- melon şapkalarını hiç tasvip etmediği her halinden belli Ivan, “özgün giysi” der, “kulakları örten bere, tunik, kemer…”


Pazaryerinden ayrılıp arabayla kasabanın tenhalaştığı bir tepeye varan grubun gördüğü manzara gerçekten çok etkileyici: Tam karşıda 6.768 m ile And’ların Bolivya’daki en yüksek zirvesi Nevado Huascaran, önündeyse baktıkları noktadan döne dolana inen, varacağı bir yer yokmuş görünen yolun üzerine, çevresine dizili binalarla sıvalı devasa bir çukur; 3660 m rakımlı –resmi başkent Sucre olmasına karşın Bakanlar Kurulu burada olduğundan- yönetimsel başkent La Paz.


Kenarından baktıkları çöp alanı için özür dileyen Ivan “Şubat’ta yarım saatlik şiddetli tropik yağmur sonunda heyelan oldu, 5000 ev aşağıdaki evlerin üzerine kaydı” der, erken uyarı sayesinde ölen olmamış.


Aydınlık sıcak havada, sağlarından sollarından yürüyenleri kollayıp dolanarak La Paz’a inerken gruba “Kentin en alt ile en yüksek noktası arası 1000 m., ısı farkı ise 6-8 derece; kış kuru geçer ama bu yıl çok yağışlı…” diye anlatır Ivan; “La Paz 1.300.000, El Alto bir milyon nüfuslu, ikisi ayrı şehirler. Buradaki tüm madenlerin sahibi üç aile… Ekonomi iyi, doğal gaz, maden ve gümüş ulusallaştırılıyor. Petrol, Çok Uluslu Şirketler elindeyken 1 USD idi, şimdi 7 USD, millileşince 10 kat büyüme sağlandı, aradaki farkı devlet 60 yaş üzerine, çocuklara, hamilelere destek olarak yansıttı. Halk ilk yerli başkan Evo Morales’den çok memnun, %53 oy aldı, %50’yi geçemezse seçim tekrarlanıyor.”


Grup hilâl şeklinden ötürü Ay Vadisi Milli Parkı’nda iner; “La Paz nehrinin taşıdığı alüvyon ve nehrin aşındırması sonucu oluşmuş vadi, toprak killi, volkanik değil, zenginler buralarda oturuyorlar, ev yapanlar toprağın yumuşak yapısı nedeniyle risk alıyorlar. Alttan erozyonla gelen toprak birikiyor ama deliklerden de yeraltına çökerek batıyor. Zamanında çöple dolduralım denmiş ama dolgu alan üzerine yapılan evlerle birlikte çökmüş.”


Üzerinde iri bir kaya ile Hanımın Şapkası adlı dikiti geçip gezi için düzenlenmiş ahşap patikada yol alan grup, bir çeşit, “narin Kapadokya” denebilecek yapılarla dolu vadinin hâkim noktasından, nehrin iki yanında yükselen La Paz’daki, biri golf sahası az sayıda düzlüğü, Ivan’ın “ciddi hata!” dediği, tepede gün geçtikçe eğrilen çok katlı apartmanı, karşıda, tırmanılan Şeytan’ın Dişi denen dağı… görür.


Fotoğraf çeke çeke indikleri vadi tabanını, “kış sonu çeşitlenen hayvan ve bitki örtüsüyle zengin ekosistem” diye tanımlayan Ivan’ın, dikkatlerini çektiği noktada, yol boyu rastladıklarına benzer ürkütücü deliklerin birinden tabanda akan suyun şırıltısı, nemin kokusu gelir.


Üç kemer altından geçerken dilek tutan grup arabaya biner, Ay Vadisi’ni geride bırakıp şehir turuna devam eder.


Uzaktan ağaçlar içinde bayraklı konutu görünen Aymara –mestizo- Morales yüksek öğrenimli değil. Yardımcısı Alvaro Garcia ise, Meksika ve Belçika’da matematik, felsefe, sosyoloji okumuş bir mestizo, terörist hareket içinde bir ideolojist.


“Bu semte Florida denmesinin nedeni, ev sahiplerinin bir de Florida’da evlerinin olmasından” der Ivan, üstleri kırık cam örülü yüksek bahçe duvarlarını göstererek “eskisi kadar kazanmıyorlar.”


“Bolivya daha çok doğal kaynaklarından gelir sağlar, onun dışında ufak tefek gereçler üretilir. 1979’da bir haftada üç başkan değişti, ardından ilk kadın başkan işbaşına geldi, o da kuzenini ordunun başına getirdi, kuzen ihtilâl yaptı. Enflasyon 1980’lerde %23.000’di. Karşı hareketleri, sosyalistleri, komünistleri 1980-82 arası kurduğu polis teşkilatının başınaLyon Kasabı diye tanınan Nazi Klaus Barbie’yi getirip bastırma yoluna gitti. ‘82’de devlet başkanı Brezilya’ya, Barbie Amazon’a kaçtı. ‘84’te seçilen başkan Barbie’yi yakalattı ve uluslararası mahkemede yargılanmak üzere Fransız Guyanası’na yolladı, bu tek yargılamadır.”


“Enflasyonla mücadele için doğal kaynaklar satıldı, Bolivya Haiti ve Nikaragua’dan sonra Latin Amerika’nın en fakir ülkesi... Fakirlik ciddi boyutlarda, nüfusun %80’inin %40’ı günde 1 USD ile geçiniyor. 2003’te 2 aylık grev yapıldı, havaalanı dâhil olmak üzere kimse çalışmadı, devlet 80 direnişçiyi öldürdü ama bu kez ordu savaşı durdurdu, başkan ABD’ye kaçtı. Yiyecek ve iş için sürekli göç halindeler, Morales de ailesiyle aşağılara inmek istiyor, coca kuzeydoğuda 1000-2000 m arasında yetişiyor, Morales hem çiftçi hem müzisyen, şu ara La Paz’da yaşıyor. Meclise girmek üzere seçime katılıp %20 oy alıyor, söyleyip yaptıkları dolayısıyla ABD’den uyarı alınca oy oranı önce %40’a, sonra da %53’e çıkıyor.”


Tıp Fakültesi ile hastane önünden geçerken “yatak bedava” der Ivan, “tedavi paralı… Miraflores’teyiz, eskiden zenginler otururken, orta sınıf geldikçe zenginler Florida’ya taşındılar. Peru/Bolivya mutfakları popüler ama çok baharatlı ve acı… Sağda 45.000 kişilik stad, son olarak Arjantin’i 6-1 yendik… İngilizlerin yaptığı saat kulesi, İngilizler bir de madenlere tren hatları döşediler... Yoksullara ait adobe evler… İlk İspanyol evleri; 1550’lerde Pizarro ile Almagro arasındaki savaşın ardından buraya gelmişler, 1547’de barış burada sağlandığı için kentin adı La Paz (İspanyolca barış)…” Salkım saçak elektrik tellerine dikkat çekerek, “bazısının işe yarayıp yaramadığı bile bilinmiyor, elektrik sonradan geldiğinden…”


Katedral, meclis binası gibi görkemli, güzel, binalarla çevrili, bağımsızlık hareketine öncülük eden Pedro Domingo Murillo’nun adını taşıyan meydan, gençlerle cıvıl cıvıl; karşılarındaki Başkanlık Sarayı’nın kapısında akranları askerler nöbet tutmakta, ilk kez 1870 Şili savaşı sırasında giydikleri İngiliz, Fransız karışımı üstü kırmızı altı beyaz üniformanın sırt çantası yemek üzerindeki rulo şekilli matara da su için. “1 yıl askerlik zorunlu. Güvenlik çok sıkı değil, Evo seviliyor, gençlere emanet…” Grup askerlerle yan yana fotoğraf çektirirken başları üzerinde sallanan Bolivya bayrağı yanında, ilk kez Aymara kökenli gökkuşağı renkli kareli, -meclisin çoğunluğu gibi- yerli bayrağı Wipala.


Şehrin ortasına çakılmış gibi duran 16 katlı otel binası, buralarda uzun zaman kalmayı planlayan iri kıyım Amerikalının keyif standardına göre yapılmış; yataklar devasa, banyo ev büyüklüğünde. Nadiren kullanıldığından, başta bir zaman paslı su akıtan armatürler, takırdayan asansörlerle, bir de elektrik kesilse, boş görünen otel muhteşem bir gerilim filmi mekânı olacak.


Peru’nun doğusuna düştüğünden Bolivya’da zaman bir saat farklı; otel çevresinde bir tur atıp dinlenmeye çekilen teyze dışında grup, akşamüzeri, araç trafiği yasağının orasından burasından delindiği, Bolivya futbol takımı renklerini taşıyan alt üst eşofmanlısı dâhil, giysili köpeklerini dolaştıran La Pazlılar’ın da gezindiği geniş bulvar boyunca yürüyüşe geçer.


Kaidesindeki şeffaf mermer içten ışıklı, ölmekte bir askerin boylu boyunca uzandığı Emiliano Lujan Anıtı, cadde köşelerinde açık tezgâhlarında yığınla, kek, kurabiye ekmek satan kadınlar, su dolu şişme ufak havuzdaki iki şeffaf balon içinde debelenen çocuklar, gruptan birinin fotoğraf çekmeye niyetini anlayınca şapkalarını yüzlerine indiren kadınlar, Cristoforo Colombo heykeli, caddede asfalt üzerine seksek, zebra çizimleri, pişmiş et satan çevresi kalabalık bir başka satıcı kadın, ferforje cephesi fotoğraflanmayı hak eden güzel bina…


Yolları üzerine çıkan modern sanat sergisini gezmek üzere grup, küçücük bahçesini tüylü geniş başlığıyla doldurmuş demirden, müzisyen yerli heykeli yanından sarmal merdivenle çıkıp bilet alır bakımlı eski binaya girer.


“Abla”nın oya gibi döküm demir-ahşap merdivenlerini beğendiği binanın üç katına yayılmış yerli Meryem tabloları, bir oda dolusu -Bolivya’da öldürülen- Che, tüneyip poz verdikleri tüm mobilyası, duvarlar boyu müzisyenleriyle, demirden mamul şık bar, heykeller… Grubun, anı defterlerine “Türkiye’den sevgiler” taşıyan birkaç satır yazmadan çıkamadığı sergi, yerli bakışının daha özel kıldığı Bolivyalı sanatçıların, çağdaşlarıyla boy ölçüşebileceğini göstermekte.


Dönüşe geçtiklerinde, çok geniş bir binanın üst katından gelen müzik sesi üzerine orada ne olduğunu araştırmaya giden gruptan bir kaçı, ilk bakışta sınıflandırılamayan kalabalığın, ekrandan okuyup eşlik ederek canlı ürettiği, çekimleri de yapılan müziğin kiliseye bağış toplama amaçlı olduğu bilgisiyle dönerler.


“Abla”nın burçdaşının, çocuklukla gençlik arası, -tam olarak 13 yaşında- birkaç kızla kurduğu beden dili iletişimiyle, kızların, kucaklarında, yanı başlarındaki çocukların anneleri olduğunu öğrenirler.


“Abla”, yolculuğun başından beri dikkatini çeken gözlemini bu fırsattan yararlanıp not eder; bu coğrafyada bebeleriyle çok sevecen, yumuşacık ilişki içindeki anneler arasında bağırıp çağıran, çocuğunu itip kakan yok.


Yerleştikleri 11. kattan, -“abla”nın daha önce gezdikleri Şili, Arjantin, Brezilya ve Peru dâhil içini en çok buran- yoksulluğu pırıl pırıl ışıklar ardına gizli La Paz’ı çepeçevre görebildikleri 16. kata akşam yemeği için çıkan öncüler, bir süre büyük sessizlik ve yalnızlık içinde fark edilmeyi beklerler.


Tüm gezi boyunca, rehberlerinin, birkaç gün önceden grubu etrafına toplayarak seçenekleri okuyup sabırla düzenlediği yemek listelerinden birinin daha beceri ve estetikle sunulduğu yemek, sessiz geniş salonda, sekiz kadının sekiz ayrı roman yaşamlarına eşlik eder.

“Abla”nın burçdaşı Sema’nın objektifinden:

https://picasaweb.google.com/101792565612279317346/PeruBolivyaGezisi8Gun4Eylul2011#

*http://tr.wikipedia.org/wiki/Altiplano